Kurak Günler, Emin Alper'in yönettiği ödüllü bir film.
Bir süredir susuzluk sorunu yaşayan, kuraklıkla mücadele eden yanıklar kasabasına yeni atanan genç savcı Emre ile belediye başkanı Selim, yerel gazeteci Murat ve kasabalılarla yaşanan problemleri anlatıyor.
Bir ülkedeki yozlaşmış siyasi yapının halk üzerindeki etkisini okuyabilirsin bu filmde. Dahası bir sorunun, bir seçimin toplumsal linçe nasıl dönüştüğüne tanık olabilirsin.
Kasabada zaman zaman oluşan obrukların filmin anlatısıyla bütünleştirilmesi iyiydi. Bir çatlak, bir obruk ve zamanla kapanmayan boşluklar...
Amazon ormanlarının derinliklerinde soyu tükenen bir kabile. Machienga kabilesi. Kabilelerin tabuları, töreleri, büyüleri. Yüzünde büyük ve ürkütücü bir leke olan Perulu. Üniversitede parlak bir geleceği bırakarak ortalardan kaybolan o mu acaba? Bir farklılıkla hayata tutunmak. Masal içinde türeyen başkaca masallar. Hani hep söylenen, masal masal içinde. Ben dediğin bunun neresinde? Bir çok araştırmacıdan saklanan gizemli masalcılar. Yeryüzünün silinip giden halklarından kalanlar. Sözcüklerin gücü. Farklı konuşma biçimleri, inanışlar ve bağlanışlar...
*
"Yeryüzünde bir kötülük olursa, insanlar toprağı sevmiyorlar, ona gereken özeni göstermiyorlar demektir. Ama toprak bizim gibi konuşamadığına göre söylemek istediğini söyleyebilmesi için bir şeyler yapması gerekir. O da sallanır işte. Beni unutma, demek için. Ben de varım, demek için. Kötü davranılmak istemiyorum, demek için."(s.236-237)
Seinfeld, 1989 yılında yayınlanmaya başlayan, Jerry ve arkadaşlarının komik maceralarını anlatan bir sitcom. Dokuz sezonun sonuna geldim ve paralel hayatımın tatlı arkadaşlarıyla vedalaştım. İlk kez uzun soluklu bir dizi izledim. Kendimi ödüllendirdiğimde açtığım ve beni iyi hissettiren bir diziydi.
"Onu hatırlamak için bir yol bulursak aslında ölmemiş demektir."
Zor dönemimde bana ışık olan bir replikti, defterime yazdım.
Zellenbur'un Sıradan Bir günü, farklı seslerle, farklı dünyaları aktaran, muzip bir yaşam müptelasının öyküleri. Uyum ve kaos arasında gidip gelen bir oluş dünyasının içinden tebessümle geçmek gibi...
Kurmacada farklı ses tonları kullanmak; dile hakim olmayı, büyük bir birikimi, deneyimi ve iyi gözlemi gerektiriyor. Bu öykülerde bunların hepsini görmek mümkün. Arabacı Meyhanesi, Hokka Divit beğendiğim öykülerin başında geliyor. Kemal Koton'un epigrafları da👍💙
***
"İnsanın bir şeyi anlaması için bazan, o şeyin yüzüne bir tokat gibi çarpması gerekiyormuş. Belki de yarı yaşındaydım ama bu benzerlik dikkatli bir gözden asla kaçmazdı ve ilk fark eden, hem de çarpışmadan evvel oydu. Bundan emindim. İfademden, benzerliği benim de fark ettiğimi düşünmüş olmalı ki şaşırmış, gerilmiş, eli ayağı birbirine karışmış ve bana çarpmıştı. Sonrasında yaptığı anlamsız hareketler tedirginliğindendi. Sözlerine yüklediği duyguyu sıcaklık sanmam bir yanılgıydı."(S.80)
"Hüzün uzun kış günlerinde çoktan demir attığı sahilde kılı kıpırdamadan sakin ve kaderine razı, terk edilmiş bir buharlı gemi gibi kimsenin umurunda olmayan sahte mağrurluğuyla zamanı öğütmekte."(s.97)
Psikiyatrist Gülcan Özer'in okuduğum ilk psikoloji kitabı. İçerik olarak, bir uzman gözünden, insanın var oluş biçimleri, ilişkiler, kültürel kodların insan yaşamı üzerindeki etkisi, evlilik, aile, ebeveynlik tutumları, iş hayatı ve özel hayatın ayrımı, insanın kendiyle barışık olması, boşanma, ego, aldatma, samimiyet ve strateji, kader, keder gibi konular ele alınmış.
Kitapta en çok, tüm konuları özetlediği 'uzun son söz bölümü' favorim oldu...
***
"Kadının kurtuluşu ne adamda, ne kariyerde, mağduriyetten beslenmemeyi öğrenmeden kadının adı yok."(s.140)
"Kim ne yapmış olursa olsun, nasıl hırpalanmış olursak olalım dermanın bizde, hakkaniyetin roman kahramanı olduğu ve adına hayat denen mesele esas oyuncu olmamızı ister. Israr eder. Eğer hayatımızın esas oyuncusu olmaz, yahut olamaz isek, suçladığımız insanlar ve hayatlar el ele tutuşmuş bizim hayat öykümüzün kahramanları oldu ise, o vakit kendi hayat senaryomuzun figüranı oluruz."(s.182-183)
*
"Hayat bir zaman aşımı oyunu, hiçbir acı zamanın karşısında direnemiyor, sesini soluğunu, rengi ruhsarını kaybediyor. Ayakta ve hayatta kalacak isek, acı yaşanıyor ve tarihin karanlığında yerini alıyor.
Hikayenin sonunda tamamlanarak yahut eksilerek devam ediyoruz yolculuğumuza... O yüzden insanın kederini şöyle doya doya yaşaması, kıymetini bilmesi, sarıp sarmalayıp vedalaşması, karanlığa teslim ederken ardından uzun uzun bakması lazım. Acıyı zamana emanet edip yaşamazsak, o da ya kendi karanlığına sizden bir parçayı alıp gidiyor ya da gidesi olmuyor; kalıyor."(s.185)
Ankara Ulus Küçük Tiyatro'da, arkadaşımın sürpriziyle izlediğim tiyatro oyunudur.
Kiev'li Lena'nın aşkı uğruna yaşadığı yeri bırakması ve İstanbul'un varoş mahallesinde yaşamasını konu edinir.
Lena, bir bukalemun gibi bulunduğu yerin ataerkil zihniyetini benimser ve uyumlu bir Leyla olur. Ancak geride bıraktığı, içinde sürekli çatıştığı Lena onun peşini bırakmaz...
Kimlik kargaşası, baskıcı toplumların içinde belirmeye çalışan bireyler, özellikle kadınlara biçilen farklı roller altında ezilen, yok olan otantik benlikler...