yazarlarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazarlarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2022 Cuma

yüzümü yıkıyorum


"Yatmadan önce yüzümü yıkıyorum.
Bir ülke alevler içinde yanarken
ben yüzümü yıkıyorum.
Yüzümü yıkamak aptalca geliyor.
Yüzümü yıkamamak da aptalca geliyor.
Hiçbir zaman böyle olmamıştı...
Ve her zaman böyleydi aslında.
Birileri dünyanın bir yerinde
"Şerefe" diyerek bardak tokuştururken 
dünyanın başka bir yerinde birileri evlerinden
oldu.
Aynı binada biri aşık olurken
bir diğeri yas tuttu.

Istırabın, sıradanlığın ve 
güzelliğin hep bir arada olması
hem dayanılmaz hem de olağanüstü.

Aynı dakika içinde önce üstünü
başını gösterenlerin sonra da 
savaştan bahsedenlerin
gönderilerini "geçerken" yüz
yıkamak gibi sıradan, aşık olmak 
gibi de büyük şeyleri nasıl
yapacağız?

Derin derin iç çekiyorum...
Umutsuzluk... Sonra umutsuz 
olmayı reddediyorum. Bir nefes
alıyorum. Biraz daha
geziniyorum: yeni doğmuş bir bebek, 
yeni açmış bir çiçek, itfaiyeciler, evsizler...
Dünya ne çok şeye ev sahipliği yapıyor.

Umutsuzlukla enerji arasında bir
seçim yapmalıyım.
Enerjiyi seçiyorum.
Karanlığın içinde dimdik durup
"Enerjiyi seçiyorum!" demek nasıl olur?
Önce bunu düşünüyorum.

Yüzümü yıkamaya kaldığım yerden
devam ediyorum.
Sonra görmezden gelmek yerine 
bakmayı seçiyorum.
Güvenmeyi seçiyorum: Önce 
iyiliğe, sonra tanıdığım
kişilerin içindeki iyiliğe,
sonra da hiçbir zaman
tanımadıklarımın içindeki iyiliğe.
Kendime güvenmeyi seçiyorum.

Yeni yollar seçiyorum. 
Eski alışkanlıklarımı değiştirmeyi seçiyorum.
Nasıl yardım edebilirim diye araştıracağım önce.
Sonra da davetli olduğum doğum günü
kutlamasına gideceğim.
Çünkü biliyorum, yas ve kutlama aynı anda var olabilir."

-Mari Andrew

13 Ekim 2020 Salı

Babamın Bavulu

(.......)

"Benim için yazar olmak, insanın içinde gizli ikinci kişiyi, o kişiyi yapan alemi sabırla yıllarca uğraşarak keşfetmesidir: Yazı deyince önce romanlar, şiirler, edebiyat geleneği değil, bir odaya kapanıp, masaya oturup, tek başına kendi içine dönen ve bu sayede kelimelerle bir yeni alem kuran insan gelir gözümün önüne. Bu adam, ya da bu kadın, daktilo kullanabilir, bilgisayarın kolaylıklarından yararlanabilir ya da benim gibi otuz yıl boyunca dolmakalemle kağıt üzerine, elle yazabilir. Yazdıkça kahve, çay, sigara içebilir. Bazen masasından kalkıp pencereden dışarıya, sokakta oynayan çocuklara, talihliyse ağaçlara ve bir manzaraya ya da karanlık bir duvara bakabilir. Şiir, oyun ya da benim gibi roman yazabilir. Bütün bu farklılıklar asıl faaliyetten, masaya oturup sabırla kendi içine dönmekten sonra gelir. Yazı yazmak, bu içe dönük bakışı kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinden geçerek yeni bir alemi sabırla, inatla ve mutlulukla (joy) araştırmasıdır. Ben boş sayfaya yavaş yavaş yeni kelimeler ekleyerek masamda oturdukça günler, aylar, yıllar geçtikçe, kendime yeni bir alem kurduğumu, kendi içimdeki bir başka insanı, tıpkı bir köprüyü ya da bir kubbeyi taş taş kuran biri gibi ortaya çıkardığımı hissederdim. Biz yazarların taşları kelimelerdir. Onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni dünyalar kurarız. 

Benim için yazarlığın sırrı, nereden geleceği hiç belli olmayan ilhamda değil, inat ve sabırdadır. Türkçe’deki o güzel deyiş, iğneyle kuyu kazmak bana sanki yazarlar için söylenmiş gibi gelir. Eski masallardaki, aşkı için dağları delen Ferhat’ın sabrını severim ve anlarım. Benim Adım Kırmızı adlı romanımda, tutkuyla aynı atı yıllarca çize çize ezberleyen, hatta güzel bir atı gözü kapalı çizebilen İranlı eski nakkaşlardan söz ederken yazarlık mesleğinden, kendi hayatımdan söz ettiğimi de biliyordum. Kendi hayatını başkalarının hikâyesi olarak yavaş yavaş anlatabilmesi, bu anlatma gücünü içinde hissedebilmesi için, bana öyle gelir ki, yazarın masa başında yıllarını bu sanata ve zanaata sabırla verip, bir iyimserlik elde etmesi gerekir. Kimine hiç gelmeyen, kimine de pek sık uğrayan ilham meleği bu güveni ve iyimserliği sever ve yazarın kendini en yalnız hissettiği, çabalarının, hayallerinin ve yazdıklarının değerinden en çok şüpheye düştüğü anda, yani hikâyesinin yalnızca kendi hikâyesi olduğunu sandığı zamanda, ona içinden çıktığı dünya ile kurmak istediği alemi birleştiren hikâyeleri, resimleri, hayalleri sanki sunuverir. Bütün hayatımı verdiğim yazarlık işinde benim için en sarsıcı duygu, beni aşırı mutlu eden kimi cümleleri, hayalleri, sayfaları kendimin değil bir başka gücün bulup bana cömertçe sunduğunu zannetmem olmuştur."

(.......)

Babamın Bavulu/Orhan Pamuk


26 Haziran 2020 Cuma

Vefa, bazen unutmaktır



“Vefalı olmak, unutmamak değildir. 
Nedense hep karıştırırız, belki de unutmaya eğilimli olduğumuzdan, her şeyi unuttuğumuzdandır bu yanılgı. 
Oysa bazen tam tersine, vefamızı göstermek, vefalı olduğumuzu anlatmak için unutmak, unutmak, unutmak gerekir. 
Unutmak, her zaman alçaklık değildir çünkü, bazen de bağışlamaktır. 
Aslında hiç unutamadığımız bir şeyi, bir tür bilgelik bilgisiyle, maskesiyle de diyebiliriz, hiç hatırlamıyormuş gibi yapmak da unutmanın erdemlerinden biri sayılabilir. 
Hem unutmazsak nasıl vefalı olabiliriz ki? 
Vefa, bazen bir insanı, bir anı, bir durumu unutmaktır, o insana rağmen elbette, o ana, yaşantıya, duyguya, duruma gösterdiğimiz vefa sebebiyle. 
Bırakalım şimdi ‘vefa bir semtten ibaretmiş meğer’ diye şairane, cümle kırması dizeler kurmayı, aslında vefa o ‘semt’ten hiç ayrılmamaktır, ayrılıp da üstüne timsah gözyaşları akıtmak değil! 
Vefalı olmak için unutmak zorundayız. Tuhaf mı geldi bu cümle?"

                                                                    -Haydar Ergülen

18 Haziran 2020 Perşembe

ol/ an

"Yerim nerede -
bileceğim
yolum nereye -
bulacağım.

Yayılacağım gökyüzü gibi
olanların, olacakların üstüne -
şimşek gibi çakacak
yağmur gibi yağacak
güneş gibi açacağım
olmuşların, olmamışların üstünde
gökyüzü gibi."

                                            -Oruç Aruoba
*fotoğraf: Pablo Picasso/ le couble,1904

6 Mayıs 2020 Çarşamba

eşik


(........)

"ve bir kadın beyaz, sakin, büyülü
göğsünde kanayan bir zaman gülü
mahzun bakışlarla dinler derinde
olup olmamanın eşiklerinde..."

-Ahmet Hamdi Tanpınar, Eşik

4 Ocak 2020 Cumartesi

yola çıkış


"Atımı ahırdan alıp gelmesini buyurdum. Uşağım ne dediğimi anlamadı. Kendim gittim, eğerleyip bindim üzerine. Uzaktan bir boru sesi işitip, “Bu nedir?"diye sordum. Uşağın bir şeyden haberi yoktu ve bir şey de işitmemişti.
Kapıda beni durdurup sordu:
- “Bey nereye gidiyorlar?”
- “Bilmem” dedim, “buradan uzağa işte, buradan uzağa, hep uzağa buradan, ancak böylelikle hedefime ulaşabilirim.”
- “Demek hedefinizi biliyorsunuz?” diye sordu uşağım.
- “Evet”, diye cevapladım,”söyledim ya. Buradan uzağa, işte hedefim.”


                                                       Yola çıkış/Franz Kafka

27 Eylül 2019 Cuma

aykırı



"Her şey olanaklı, aynı zamanda hiçbir şey olanaklı değil; her şeye izin var, aynı zamanda hiçbir şeye izin yok. Hangi yönü seçerseniz seçin, ötekilerden daha iyi olmayacak. İster bir şey yapın ister hiçbir şey yapmayın, ister inanın ister inanmayın, hepsi bir —tıpkı çığlık atmakla susmanın aynı kapıya çıkması gibi. Her şeye bir neden bulunabilir, aynı zamanda hiçbir şeye bulunamaz. Her şey hem gerçektir hem de gerçek dışı, hem mantıklıdır hem de saçma, hem görkemlidir hem de yavan. Ne herhangi bir şey başka bir şeyden daha değerli, ne de herhangi bir düşünce başka bir düşünceden daha iyidir. Neden üzüntümüze üzülüp, sevincimize sevinelim? Hazdan ya da acıdan gözyaşı dökmemizin ne önemi var? Mutsuzluğunuzu sevin, mutluluğunuzdan nefret edin, her şeyi birbirine karıştırın, allak bullak edin her şeyi! Rüzgârın savurduğu bir kar tanesi ya da dalgaların taşıdığı bir çiçek gibi olun. Gerekmediğinde direnin, direnmek gerektiğinde ödlekleşin. Kim bilir, belki kazanan siz olursunuz. Ayrıca yenilmenizin ne önemi var? Şu dünyada kazanılacak ya da yitirilecek bir şey var mı ki? Her kazanç bir kayıp, tıpkı her kaybın bir kazanç olması gibi. Neden sürekli kesin bir tutum, açık seçik düşünceler, akla yatkın sözler bekliyoruz? Bana şimdiye dek sorulan -ya da sorulmayan- tüm sorulara yanıt olarak ateş püskürtmem gerektiğini düşünüyorum."

- Emil Michel Cioran, Umutsuzluğun Doruklarında



24 Mart 2018 Cumartesi

ilkbahar


"Bahar insana hep, sanki çiçekler önceden saklanıyormuş da, yetişkin insanlar onları aramaktan sıkılıp vazgeçmesinler diye güneşe çıkmışlar gibi gelir; bir çocuğun hayatıysa nergis için hem yağmur hem de güneş olan bir nisan gününden farksızdır."

 - De Profundis, Oscar Wilde 


3 Eylül 2014 Çarşamba

Fernando Pessoa



Tanımaya başlıyorum kendimi. Ben yokum.
Olmak istediğimle başkalarının gözündeki ben..
Arasındaki boşluğum ben.
Ya da o boşluğun yarısı , 
çünkü orada da hayat var..
Sonunda ben oyum işte.
Işığı söndür, kapıyı kapa, son ver koridorda
Terliklerini sürüklemeye.
Rahat bırakın beni odamda tek başıma..
Aşağılık bir yer bu dünya.
(1933)

18 Nisan 2014 Cuma

Gabo'ya Veda


" İnsanın yaşadığı değildir hayat; aslolan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.." 


Gabriel Garcia Marquez’in ölmeden az önce tüm insanlığa hediye gibi bıraktığı işte o Veda Mektubu:
“Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır. Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım. Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım. Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim. Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı… Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanr. Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim. Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim. Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde…

Artık ölebilir miyim?”
                                                                                                              Ot Dergisinden
Yüzyıllık Yalnızlık, Kolera Günlerinde Aşk, Kırmızı Pazartesi ve diğer eserlerinle hep güzel anımsanacaksın...

17 Mart 2014 Pazartesi

Vagondaki kitaptan


Şimdiye değin senden zorla alınan ya da çalınan ya da boşuna akıp giden zamanına sarıl.. İyi kullan onu. Kimi zamanımız bizden zorla kapılıyor, kimisi sinsice çalınıyor, kimisi de boşuna akıp gidiyor.
Dikkat edersen, hayatımızın en büyük bölümü kötü iş yapmakla geçiyor. Büyük bir bölümü hiç bir iş yapmamakla, bütün hayatımız da gerekenden başkasını yapmakla geçiyor. Sanıyoruz ki ölüm önümüzdedir; oysa ölümün büyük bir kısmı geçip gitmiştir. O halde sarıl bütün saatlerine. Yaşamak ertelendi mi, hızla akar geçer..
                                                                                         Seneca Lucilius

Bizi yok edecek şunlardır: İlkesiz siyaset; vicdanı sollayan eğlence; çalışmadan zenginlik; bilgili ama karaktersiz insanlar; ahlaktan yoksun bir iş dünyası; insan sevgisini alt plana atmış bilim.
                                                                                               
                                                                                                                M. Gandhi

Şimdiye kadar nasıl yaşadıysan gene öyle yaşayacaksın sanırsın. Sonra beklenmedik bir anda biri çıka gelir. Etrafındaki kimseye benzemez. Kendini bu yeni insanın gölgesinde görmeye başlarsın. Var olanı değil, sende eksik olanı gösteren sihirli bir aynadır. Ve sen bunca zaman hep bir eksiklik duygusuyla, yaşadığını bilmediğin bir şeye hasretlik çektiğini anlarsın. Şamar gibi iner hakikat suratına..
                                                                                                                Chuck Palahniuk

Her şeyi kontrol etmeye ve yönetmeye çalışmaktan vazgeçin. Sürekli " alarmda " olmanız gerektiğini söyleyen iç sesinize kulak vermeyin. Bir şey için elinizden geleni yaptıktan sonrasını dert etmeyin. Kendinizi huzursuz hissettiğinizde içinizdeki barışın merkezine gidin. Sinirlenmenin boşa giden enerjiden başka bir şey olmadığını unutmayın. Tek bir doğru yoktur. Olayları algılama şeklinizi değiştirin. Kendinizi başkalarının yerine koyun. Böylece daha zor incinir ve incitirsiniz.
                                                                           
                                                                                                              Dr. Deepak Chopra

16 Aralık 2013 Pazartesi

Kitap Kokusu


Satranç hayat gibidir. Her parçanın kendi işlevi vardır.. Bazıları zayıftır, bazıları ise güçlü..
Bazıları oyunun başında işine yarar, bazılarıysa sonunda ; Ama kazanmak için hepsini kullanmak zorundasın.. Aynen hayatta olduğu gibi, satrançta da skor tutulmaz.. On parçanı kaybedip yine de kazanabilirsin oyunu… 
                                                                                                 Adam Fawer 

Her insanın ayrı bir kokusu olduğuna inanırım. Biz bunu anlamıyoruz, çünkü kokular birbirine karışıyor, hangisi senin, hangisi benim olduğunu bilemiyoruz; yalnız havanın pis bir koku yaydığını anlıyor; buna da insanlık adını veriyoruz.
                                                  Nikos Kazancakis – Zorba

Ertelemek, yaşamın mayasını kaçırır. Kızdıysan bağır, sevindiysen söyle, acıktıysan ye, uykun geldiyse yat, özlediysen arkasından koş, sıkıldıysan çarp kapıyı çık, konuşmak istiyorsan konuş.
Sonraya ertelenen ne varsa ruhunu, kokusunu, tazeliğini, öz suyunu yitirir.. Söylenmeyen sözler de zaman aşımına uğrarlar. Yaşlanmaya benzer bu; sözcükler de büzüşüp, küçülürler. Geriye dönüş yapıldığında o vurucu gücü, etkiyi beklemek hayaldir.
                                                                                Ferhan Şaylıman

İnsanlar genellikle birbirlerinden nefret ederler, çünkü birbirlerinden korkarlar! Birbirlerinden korkarlar,
çünkü birbirlerini tanımazlar! Birbirlerini tanımazlar, çünkü iletişim kurmazlar,
İletişim kurmazlar çünkü sınıflara ayrılmışlardır…!
                                                   Martin Luther King

Seni olduğun gibi kabul etmek !..Tanımıyorum ki. Bir saatte dört mevsim. Toprak bile almadan vermez.
Harikulade bir romanı beraber yazabiliriz. Yazabilmek ne kelime..! Yaşayabiliriz. Roman başladı mı..? Bir dakika kendin ol, bir dakika cemiyetten sıyrıl, ezberlediklerini unut, bırak varlığını ; Bir rüya’ya bırakır gibi bırak. Aşkın bir oyun olduğunu kabul etmiyorum. Aşk bir teslimiyettir, bir eriyiştir. Yeniden doğmak için uyanıştır. Aşkın bütün sırrı iki kelimede : Varlığından soyunmak. Aşk için ya hep vardır, ya hiç. Sen hep misin, hiç misin..? Bu iş ters başladı. Belki anlamadığın ve anlamayacağın bir dili konuşuyorum ; Bu dili anlayan kaldı mı ki…? 
                                                                               Cemil Meriç

Bir şey yaptım ve sen öldün. Hiçbir şey yapmadım sen yine öldün. Seyrettim ve sen öldün. Düşündüm ve sen öldün.
İsyan ettim ve sen öldün. Sen ölmeden, sen ölürken ve sen öldükten sonra ; Sordum, neden..? Bu akılsızlığın hiç bir akıllı yanıtı yok, çünkü gerçek herkesten önce öldü. Bundan ki ölüm nedeninin hiçbir önemi yok.
Öldüğün için ; Sen haklıydın ben haksız dedim ve ben öldüm.
Şimdi ben de haklıyım. Artık eşitiz, artık kardeşiz ve artık özgürüz.
Peki mutlu muyuz..? Mutluysak neden hala ölüyoruz..?
Mutlu değilsek neden hala savaşıyoruz..?
Ortak akıl asgari deliliğimizin ortak paydasında buluşmak ;
Gerçeğin, doğrunun olmadığı bir kaosta, deliliğin de aklın da
hiçbir anlamı yoktur…
                                                                    Theodor W. Adorno

En önemli karşılaşmalar, bedenler daha birbirini görmeden ruhlar tarafından hazırlanır. Genellikle bu karşılaşmalar, belli bir sınıra ulaştığımızda gerçekleşir, duygusal olarak ölüp tekrar doğmaya ihtiyaç duyduğumuzda. Buluşmalar bizi bekler, ama çoğunlukla biz onları engelleriz. Gene de, eğer umutsuz değilsek, artık kaybedecek hiçbirşeyimiz yoksa ya da hayat bize coşku veriyorsa, o zaman bir yabancı ortaya çıkıverir ve dünyamız yolundan sapar.
                                         Paulo Coelho - 11 Dakika





5 Ekim 2013 Cumartesi

Epikurosçuluk


Epikuros’a göre felsefenin en önemli işlevi, sıkıntılarımızın saklı nedenlerini, arzularımızın asıl kaynaklarını bulup onları yorumlamamıza yardım etmek ve mutlu olmak adına yanlış yollara sapmamızı engellemektir. Felsefe bize, içgüdülerimizle bulduğumuz iyileşme yöntemleriyle zaman zaman ters düşecek yöntemler sunacak, böylece bizi kendimiz için çok daha iyi tedaviler bulmaya yönlendirecek, gerçek mutluluğu bulmamıza yardım edecektir.
Epikuros’la ilgili söylentileri duymuş olanlar, bu zevk düşkünü filozofun gerçekte nelerden zevk aldığını öğrenince eminim hayli şaşıracaklar. Epikuros’un büyük bir evi yoktu. Yediği yemekler basit yemeklerdi; şarap içmektense su içmeyi yeğler, bir parça ekmek, biraz sebze ve bir avuç zeytinden oluşan akşam yemeğini zevkle yerdi. Bir keresinde “Bana bir tekerlek peynir gönder de, istediğim zaman kendime bir ziyafet çekebileyim” demişti bir arkadaşına. İşte dünyevi zevkleri insan hayatının başlıca amacı olarak gören filozofun zevk aldığı şeyler bunlardı.
Epikuros’un niyeti insanları aldatmak değildi. Dünyevi zevklere olan düşkünlüğü, onu toplu seks yapmakla itham eden kişilerin hayal edebileceklerinden bile fazlaydı. Ancak Epikuros, düşüncelerini mantık süzgecinden geçirdikten sonra, hayatı gerçekte nelerin daha zevkli kıldığı konusunda çok çarpıcı sonuçlara ulaşmıştı. Vardığı sonuçlar çok büyük bir gelirden yoksun olan insanlar için sevindiriciydi. Hayatı zevkli kılan şeyler, kolay bulunmayan şeylerdi ama aslında hiç de pahalı değildiler: Dostluk, özgürlük, düşünmek.

İ.Ö.306 yılında Atina’ya dönen Epikuros alışılmadık bir ev düzeni tutturdu. Atina’nın merkezinden 4-5 km ötedeki Melite semtinde, pazar meydanıyla Pire limanı arasında bir yerde bir ev inşa etti ve burada arkadaşlarıyla birlikte yaşamaya başladı. Artık Epikuros, Metrodorus, onun kız kardeşi, matematikçi Poliyanus, Hermarkus, Leonteus ve karısı Temista ile Idomeneus adında bir tüccar aynı evi paylaşıyorlardı. Evde, herkesin kendi özel alanını oluşturmasına yetecek kadar yer vardı; bunun yanında yemekler ve sohbetler için düşünülmüş ortak kullanım alanları da mevcuttu.
Epikuros şöyle bir gözlem yapıyordu: “İnsanın bütün hayatını mutluluk içinde geçirmesine yardım etmek üzere bilgeliğin bize sundukları arasında en önemlisi dost edinme yetisidir.” Epikuros’un arkadaşlarına düşkünlüğü o denli fazlaydı ki filozof, insanın asla yalnız başına yemek yememesini öneriyordu: “Bir şey yiyip içmeden önce, ne yiyip içeceğinizi değil, kiminle yiyip içeceğinizi düşünün; çünkü yanında arkadaşı olmaksızın yemek yemek ancak bir aslana ya da kurda mahsustur.” Gerçek dostlar bizi toplumsal yaşamın sahte ölçütlerine göre değerlendirmezler; onların asıl ilgilendiği şey bizim kendi benliğimizdir. Bizim için duydukları sevgi, ideal ana-babaların çocuklarına duydukları sevgi gibidir, dış görünüşümüzden ya da toplumsal hiyerarşi içindeki konumumuzdan etkilenmez. Dolayısıyla, onların yanındayken eski püskü giysiler içinde dolaşmaktan ya da bu yıl çok az para kazandığımızı söylemekten çekinmeyiz.
Epikuros ve arkadaşları bir radikal değişiklik daha yaptılar. Hoşlanmadıkları insanlar için çalışmak ve onların kaprislerini çekmek gibi aşağılayıcı olabilecek durumlara düşmemek için kendilerini Atina’nın iş dünyasından uzak tuttular. Komün hayatı diye adlandırabileceğimiz bir hayat sürmeye başladılar. Çok basit bir yaşam tarzı benimseyerek özgür olmayı yeğlediler. Az parayla geçinmek zorunda kalacaklardı ama bir daha asla o iğrenç patronlardan emir almayacaklardı. Sonra evlerinin yakınında bir bahçe satın alıp burada sebzeler yetiştirmeye başladılar. Yedikleri yemekler lüks de bol da değildi ama lezzetli ve besleyiciydi.

Epikuros’un, dostu Menoeseus’a söylediği gibi, “Bilge insan yemeğin çoğunu değil, en lezzetlisini yemeye bakar.” Basit bir yaşantı sürdükleri için hiçbiri toplumsal konumlarıyla ilgili kuşkulara kapılmıyordu; çünkü Atina’nın değerlerinden uzak duruyor, dolayısıyla da kendilerini maddi bir temelde yargılamak zorunda kalmıyorlardı. Ne boş duvarlardan utanmaya ne de altınları sergilemeye gerek vardı. Kentin ekonomik ve politik merkezlerinden uzakta yaşayan bu bir grup insanın -mali anlamda- hiçbir şey kanıtlamasına gerek yoktu. Epikuros, kendisi gibi, onunla birlikte yaşayan arkadaşlarının da para, hastalık, ölüm ve doğaüstü güçler gibi konularda yaşadıkları huzursuzlukları bütün yönleriyle incelemeyi öğrenmelerini istiyordu. Filozofun iddiasına göre, eğer insan ölüm üzerine mantıklı düşünürse, ölümden sonra bizi kaygısız bir uykudan başka bir şeyin beklemediğini anlardı; “ölüm vakti geldiğinde, o anın gelmesini beklerken duyduğumuz hafif kaygı dışında bir şey” hissetmeyecektik. Önceden asla kestiremeyeceğimiz bir durum üzerine bu kadar kafa yorup kaygılanmak hiç de anlamlı değildi: “Yaşamıyor olmak hiç de korkunç bir şey değil; bunu tam anlamıyla kavramış bir insan için hayatta katlanılamayacak hiçbir şey yoktur.” Sakin kafayla düşünmek zihni rahatlatıyordu; böylelikle Epikuros’un arkadaşları, sebze bahçesinin dışında, bu şekilde düşünmeye olanak tanımayan o farklı karmakarışık dünyada kendilerine musallat olacak sıkıntılarla hiç karşılaşmamış oluyorlardı. Pahalı şeyler satın alarak aslında kaynağını bilmediğimiz sorunlarımıza geçici bir çözüm bulmaya çalışıyoruz. Gereksinimlerimiz psikolojik olduğu halde maddi şeylere, nesnelere yöneliyoruz. Kafamızı derleyip toparlamamız gerekirken evimiz derli toplu görünsün diye raflar satın alıyoruz. Dost sıcaklığının yerini tutsun diye kaşmir hırkalar giyiyoruz. Bir jip satın alıyoruz; ama Epikuros’a göre asıl aradığımız şey özgürlük. Bir aperatif ısmarlıyoruz; ama Epikuros’a göre asıl gereksinimimiz olan şey dostluk. Güzel bir banyomuz olabilir; ama Epikuros’a göre asıl istediğimiz bu banyoda, bizi sükunete kavuşturacak düşüncelere dalmaktır.
                                                                                                          Alain De Botton

27 Eylül 2013 Cuma

Armağanlar



ona, gözle görülmeyen müzik verildi, 
zamanın bir armağanı, zamanla son bulacak.
güzellik verildi, yürekleri dağlayan bir güzellik.
aşk verildi, armağanların en korkuncu.


ona, yeryüzündeki kadın güzelliklerinin
tümünün bir olduğu bilgisi verildi.
bir öğleden sonra ay’ın ayırdına vardı,
ay’la birlikte yıldızların simyasının.



ona alçaklık verildi. alçakgönüllülükle,
kılıcın işlediği suçları araştırdı,
kartaca yıkıntılarını,
doğu’yla batı arasındaki göğüs göğüse çarpışmayı.



ona dil verildi, şu yalan.
ten verildi, sonunda toprağa karışan.
ürkünç bir karabasan verildi. ve aynadaki öteki yansıdı, bizi gözünde alıkoyan

zamanın devşirdiği kitaplar arasından
birkaç sayfa bağışlandı ona;
elea’dan bir karşıtlıklar yığınağı,
zamanın aşındıran rüzgarından sakınılmış.


insan sevgisinin yüce kanı
(bir grek bu imgenin sikkesini bastı) ödülüydü,
adı bir kılıç olan ve gökyüzünden
yeryüzüne edebiyatı indiren biri’nden gelen.



başka şeyler verildi, her birinin kendi adı vardı:
küp, küre, piramit,
sonsuz kum, tahta
ve insanlar arasında yürümek için bir gövde.



her gün tadını çıkarmayı hak etti:
işte senin tarihin, tıpkı benim tarihim gibi…   

                                                                Jorge Luis Borges


20 Eylül 2013 Cuma

Yolculuklar mı?


Yolculuk etmek, çok işe yarar, düş gücünü çalıştırır...
Gerisi yalnızca düş kırıklığı ve yorgunluktan ibarettir... Bizim yolculuğumuz ise tümüyle düşseldir... Gücünü buradan alır...

Yaşamdan ölüme doğru gider. İnsanlar hayvanlar, kentler nesneler, her şey düşlenmiştir... Bu bir romandır, yalnızca düşsel bir öyküdür. Böyle buyurmuştur Littre* , o ki asla yanılmaz...

Kaldı ki herkes aynı şeyi yapabilir. Gözünü yummak yeterlidir...

Yaşamın öbür tarafındadır bu...

Louis Ferdinand Celine





* Emile Littre : Fransız hekim, filozof, dilbilimci ve siyaset adamı. Pozitivizmi dilbilime uygulamıştır, kendi adıyla anılan bir Fransızca Dil Sözlüğü ve Fransızca Dili Tarihi yazmıştır.

16 Eylül 2013 Pazartesi

Şair


Geceleri uyuyamıyorum çoğu zaman,
Yaşam acı veriyor,
Şiir yazıp kelimelerle oynuyorum o zaman,
Kötüsüyle ve iyisiyle,
Kurumuşuyla ve dolgunuyla,
Açılıyorum onların parıltılı denizinde.
Uzakta, palmiyeli adalar yükseliyor maviden,
Mis kokulu rüzgar esiyor sahilde,
Ve bir çocuk oynuyor renkli kabuklarla,
Yeşil kristalde kar beyazı bir kadın yüzmekte.
Denize yağan renk sağanağı
Ruhumun üstüne de yağmakta;
Şehvetle akıyor, matem içinde donuyor,
Dans edip koşuyor, kaybolup duruyor,
Sade elbiseler giyinip kelimelerden,
Sürekli ton, şekil ve yüz değiştiriyor,
Çok eski görünüyor ve yine de geçmişle dolu.
Çoğu ise anlamıyor bunu,
Düşlerimi deliliğe yorup beni yitik görüyorlar,
Tüccarlar, redaktörler, profesörler beni gözlüyorlar –
Fakat diğerleri, çocuklar ve kadınlar,
Herşeyi bilip seviyorlar beni, onları sevdiğim gibi,
Çünkü onlar da bu resimli dünyadaki kaosu görüyor,
Çünkü onlara da tanrıça peçesini ödünç veriyor.

Hermann Hesse


"Kuşlar uçuyor üstünde
Gökyüzü var üstünde..."

2 Eylül 2013 Pazartesi

Yeryüzüne birlikte geldiniz...



“Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız,

Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız,

Tanrı’nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız,

Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun,

Ve Tanrısal alemin rüzgarları esip dolanabilsin aranızda,

Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın,

Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun Sevgi

Birbirinizin kadehini onunla doldurun ama aynı kadehe eğilip içmeyin,

Ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın,

Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu unutmayın,

Çünkü lavtadan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır,

Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın,

Çünkü ancak Hayat’ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan,

Hep yanyana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın,

Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır,

Çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez…"
                                                                                                                H. Cibran

8 Temmuz 2013 Pazartesi

izdüşüm


"Kalp kırıp da gurur yapandan, haksızken haklı olmaya çalışandan, yanlışı doğru diye sana diretenden, kibirini terk etmeyip büyüklük taslayandan, sevgine öfkeyle, yıkıcılıkla cevap verenden, minnet ve vefa duygusunu bilmeyen insanlardan uzak duracaksın… 

Gerçek gibi görünse de böylesinin sevgisi, kanmayacaksın. 

Sevgi, koşulsuz sevmektir. Sevgi, hatanı anlayıp gönül almak içten bir özür dilemektir. Sevgide gurur olmaz. Gurur yapanı kalp denizinden iteceksin. 

Sen, onun iyiliği için herşeyi yapıp da sana nankörlük eden, kendini büyük zannedenlere hürmet etmeyeceksin. 

Onlar ki dev aynasını dünya zannederler kör bencilliklerinde ya kendi haline bırakıp gideceksin ya da gurur ve kibirin yalan aynasını kırıp içten bir temizlikle sana gelmesini bekleyeceksin… 

Gelen, hatasından dönen, özür dileyen kazanır. O zaman bir şans vereceksin. 

Gelmiyorsa suskunluktur seven, deneyen ve kırılan bir kalbin en güzel erdemi, yaşadığım yalan bir rüyaydı deyip uyanarak yoluna devam edeceksin… 

Hayat acımasız bir oyun, sen giderken anlayacak yol arkadaşın bu oyunu, kırdığı kalp sarayında aslında nasıl da soğuk bir mermer olduğunu. 

O mermere sıcaklığını verenin senin kalbinin ışığı olduğunu. İşte o vakit senin yürek şarkıların, kendini onun için parça parça etmelerin ve sessizliklerin onun kalbinde, içinde çalmaya başlayacak. 

Ve sen, tek başına ruhunun sarp ve kayalık yollarından geçip ondan uzaklaşırken o senin onun için ne olduğunu anlayacak. 

O senin şarkının aslında evrenin en güzel melodisi olduğunu sen gidince görecek! 

İşte karanlığın ışıkla kutsandığı o vakit, ya o senin yanına gelecek ve Tanrı, sevgi ekmeğinde tek bir somun olabilmeniz için sizi kutsal aşkla kavuracak ya da o yanarken kaybettikleri için tek başına sen yürüyeceksin yepyeni ve gözyaşların kadar berrak bir ışığa.."

                                                                                                                             Halil Cibran

7 Temmuz 2013 Pazar

Varoluşçu 10 roman karakteri






1.Antoine Rouqentin (Bulantı-Jean Paul Sartre): Varoluşçu karakterlerin en tepesinde olmayı hak ediyor. Tamamiyle felsefi bir karakter. Varoluşunu karşı konulamaz bir bulantıyla duyumsar. Bulantısını anlamaya başladığı sahne edebiyat tarihine geçmiştir. Bir parkta bir ağacın köküne bakar ve ağacın kendinde varlığı içine sıkıntı verir. Bu onu kendi varoluşunun kendisi için olduğu gerçeğine götürür. Böylece korkunç yalnızlığını ve bulantısını ele geçirmeye başlar.

2.Kirilov (Cinler-Dostoyevski): Birçok felsefe kitabında incelenmiş belki de edebiyat tarihinin en ilginç karakterlerinden. İntiharın mantıksal bir temele dayanabileceğini ortaya koyan belki de ilk karakterlerden. İntiharı Tanrılığını gösterecektir. Tanrı olmadığına inanan birisinin yaşamasının anlamsız olacağını ve yaşamaması gerektiğini düşünür. Ölümünden sonra arkada kalanlara dil çıkartan bir resim bırakmayı ister.

3.Michel (Ahlaksız-Andre Gide): Michel’in kendi ahlak sistemini oluşturma çabası aynı zamanda onu varoluşun hüzünlü kollarına atar.




4.Meursault (Yabancı-Albert Camus): Dünyada olanlara karşı duyarsızdır, anlamsız yere bir cinayet işler ve bununla hayatın saçmalığına vurgu yapar. Ama esas önemlisi bunun bilincine sahip olmanın altında ezilmesidir.

5.İvan Karamazov (Karamazov Kardeşler-Dostoyevski): “Eğer Tanrı yoksa her şey mübahtır, ” sözünün sahibi, bunu tanrı yoksa insanın babasını dahi öldürebileceğini göstererek kanıtlar. Tasası tanrıyı insanların kendisinin yarattığını ortaya koymaktır, böylece varoluşuyla yalnız başınadır o da.

6.Bay C. (Aylak Adam-Yusuf Atılgan): Atılgan’ın mirasyedi ve bunalımlı karakteri varoluş sorununa öylesine batmıştır ki bir ismi bile yoktur, sadece C.’dir ismi.

7.Tomas (Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği-Milan Kundera): Romanın varoluşçu karakteri Teresa değil de Tomas’tır. Evet romanda kendini sürekli olarak geliştirip yükselen Teresa’dır ama, Tomas için tüm bunlar bir kaygı değildir. Onun tek bir kaygısı vardır, o da varoluşun dayanılmaz olan hafifliğidir.

8.Turgut Özben (Tutunamayanlar-Oğuz Atay): Roman, Turgut Özben adında birisinin kaybolmasının araştırılması üzerinedir. Atay’ın bu muhteşem ve derin karakteri varoluşunu hayali arkadaşı Olric ile doğrular.

9.Gregor Samsa (Dönüşüm-Franz Kafka): Gregor bi sabah hamamböceğine dönüşmüş olarak bulur kendisini, ama bu durumu hiç yadırgamaz, tek derdi işyerine zamanında yetişebilmektir. Varoluşunu eline alan efsane Kafka karakteri.

10.Mathieu Delarue (Akıl Çağı-Jean Paul Sartre): Varoluşun anlamsız boşluğunda sallanan bir adam. Paris’li bir küçük burjuva ve ikinci Dünya Savaşı öncesi Paris’in de kendini arayan özgürlük tutkunu. Felsefe öğretmeni. Mathieu hamile kalan sevgilisinin kürtaj parasını çıkartmak için borç arar roman boyunca ve bu arada da kendi varoluşunun özgür sıkıcılığında debelenip durur.
                                                                                                                             Alıntı

2 Temmuz 2013 Salı

'Yaşamak insan kalarak'


(..........)

"Bir otel odasında gencecik çocuklar 
Çırpındıkça bir yudum soluk için 
Üzerine benzin döküp oynayanlar 
Onlar birgün öpmeye eğilince çocuklarını 
Dudaklarında duman ve yanık et kokusu 
Boğum boğum tıkamaz mı soluklarını?.. "
                                                          Ş. Erbaş
                                                       


                                  
                                                      




"Bağırsam neye yarar, nasılsa duymazlar
Ben bir kömür ocağının onulmaz göçüğüyüm
İçimde cesetler ve daha ölmemişler var."
                                                                      Metin Altıok
Yaşamak bu yangın yerinde
Her gün yeniden ölerek
Zalimin elinde tutsak
Cahile kurban olarak
Yalanla kirli havada
Güçlükle soluk alarak
Savunmak gerçeği, çoğu kez
Yalnızlığını bilerek
Korkağı, döneği, suskunu
Görüp de öfkeyle dolarak
Toplanıyor ölü arkadaşlar
Her biri bir yerden gelerek
Kiminin boynunda ilmeği
Kimi kanını silerek
Kucaklıyor beni Metin Altıok
“Aldırma" diyor gülerek
"Yaşamak görevdir bu yangın yerinde
Yaşamak, insan kalarak"
                                                    Ataol Behramoğlu