14 Ekim 2014 Salı

Simli kalemler


Simli kalemlerin ile resimli kitaplar yapardın bana. Al anne bu çok özel bir hediye sadece senin için derdin. Yıldız, gülen yüz bir de kalp yapardım ben de. O simli kalemlerin resim yapmaktan başka bir çok yeteneği varmış, yeni anladım. Senli o zamanı ışıldatmak gibi..

Konuşan bebeğine masallar anlatırdın. Bense puslu, buğulu havaya inat bugün hava güzel derdim. O şiirdeki gibi, hani uzatsam elimi kahve fincanı dudaklarımdadır.. Kuşlar kaçmıyor benden şarkı benden yana, çocukların masum bakışları benden yana.. 


Bugün de ılık nefesini, coşkunluğunu yaymak günüme.. Çok şükür.. İyi ki gülümseyen yüzün binlerce gören, mavi gözler bırakıyor bana güzel kız…

12 Ekim 2014 Pazar

Olduğu Kadar Güzeldik


"Sevilirken, kendimize, sevdirmeye çalıştığımız zamanlardaki kadar bakmıyoruz çünkü hiç. Biri gelip bizi tezgahtan alana kadar, bir manavın önlüğüne süre süre patlattığı elmalar gibi cilalayıp duruyoruz kendimizi. İlk ısırıktan sonra, ısırılan yerlerimizden kararmaya başlıyoruz ama."

Mahir Ünsal Eriş'in 2013 yılında İletişim Yayınları tarafından basılan ve 60. Sait Faik Abasıyanık Hikaye Armağanı'nı kazandığı öykü kitabıdır. Kitap, Sen o zaman parasız yatılıydın, benim adım Feridun, işe çıkılacak gün, kanatlarımız olsa be Metin, malibu, dayımın Avrupa'ya kaçırılışı, zehir miktarda, stoper olarak adlandırdığı sekiz öyküden oluşmaktadır.

Öykülerin çoğu Eriş'in büyüdüğü Bandırma'dan, Erdek'ten, gözlemlediği aile ilişkilerinden, kaybolan dayılardan, bilmezden gelinenlerden, uykusunda ağlayan adamlardan, pişmanlıklardan, ödenen bedellerden izler taşıyor.

Olduğu Kadar Güzeldik, sokaktan gelen seslerin, bangır bangır Yıldız Tilbe dinleyen evlerin içine taşıyor sizi. Bir gevezeleşip, bir susanları, "iyi olalım be ne olur" diyenleri, helallik isteyenleri anlatıyor.



“Hani,” dedi. Denizde, suyun üstünde bırakırsın ya kendini. Düz yatmak için değil ama, yüzüstü, kollar bacaklar serbest. Denizanası gibi. Uzaydaymışsın gibi sanki. O hissi çok özlüyorum ben. Kendi ağırlığımdan kurtulma hissini. Denize gidelim..”

11 Ekim 2014 Cumartesi

seyirlik



Le Hérisson- The Hedgehog- Yaşamaya Değer

"Kendimi öldürecek olmam, bunu çürüyen bir sebze gibi yapacağım anlamına gelmiyor. Öldüğünüzde önemli olan ölümün kendisi değil; önemli olan o anda ne yaptığınız. Taniguchi’nin mangasında kahramanlar, Everest’e tırmanırken ölmüştü. Benim Everest’im de işte bu, bir film yapmak. Hayatın neden saçma olduğunu anlatan bir film. Başkalarının ve bizim hayatlarımızın… Eğer hiçbir şeyin anlamı yoksa bununla başa çıkmanın bir yolu olmalı.."

" Önemli olan ölümün kendisi değil, önemli olan öldüğünüz zamanda ne yaptığınız. Renee, öldüğün anda sen ne yapıyordun? Sevmeye hazırlanıyordun değil mi?…"

Kendini fanusun içinde bir balık gibi hisseden ve yaşadıklarına o camdan bakan, zeki kız Paloma'nın yolculuğunu anlatan bir film...



Dinlemelik, Alela Diane..

3 Ekim 2014 Cuma

Küçük Prens, çöle düşen yıldız


"Yaşlanmakla hata ettim. O kadar. Çocukken öyle mutluydum ki.. Yaşlanırken bu garip ülkeyi buldum. Hayır; korktuğum yok. Hüzünlü bir ülke bu, hepsi bu kadar... Yetişkinleri korumazlar hiç. Adam oldunuz mu, bırakıverirler sizi..."

Mehmet Coral'ın kaleme aldığı bu otobiyografik/anı kitabı Küçük Prens'in yazarı Antoine de Saint-Exupery'nin hayatını anlatmaktadır. Yazarın çocukluğu, ailesi, eğitimi, sosyal yaşamındaki ilişkileri ve öğrenciyken bir öğretmeni tarafından fark edilen yazma yeteneği, uçma tutkusu yakın çevresine yazdığı mektuplarla, kitaplarına yansıyan bölümlerle bütünleştirilmiş.

Güney Postası, Gece Uçuşu, İnsanların Dünyası, Savaş Pilotu, Küçük Prens ve bitmemiş haliyle ölümünden sonra yayınlanan Kale ve diğer bütün çalışmaları otobiyografik izler taşıyan yapıtlar. Sanki yazar yaşadıklarını bir anı defterine kaydediyor, sonra da sanal karakterler üzerinden kurgulayarak roman formuna sokuyor kitaplarını. Birçok yapıtı sinema dünyasında da canlandırılmıştır.

Yaşadığı dönemde her zaman kendisini üzüntüye sevk eden tek şeyin, yetişkin rolünde insanlar tarafından algılanmak olduğunu dile getiriyor. Kitap onun içsel dünyasına ayna tutarken, o zamanki tarihsel süreci de gözler önüne seriyor.

Antoine, özel olarak yaşadığı birkaç ilişkiden sonra Küçük Prens'teki gülünü buluyor. Bu gülün adı, Consuelo.. Ancak yaşadıkları ekonomik sıkıntılar, onun her şeyden önce gelen uçma tutkusu ve ilişkilerinin açtığı derin boşluk onların gel gitli bir evlilik yaşamasına yol açar. Uçma tutkusu, gökyüzü ile bütünleşme arzusu onun hayatının en doyumsuz boyutuydu. Bir çok kaza geçirmesine ve bedeninde bu kazaların izlerini taşımasına rağmen, bütün yasakları aşıp yeniden göklerin efsunlu dünyasına bırakıyor kendini. Ancak son uçuşunda uçağı denize düşüyor ve ölümünden yıllarca sonra uçağının kalıntılarına rastlanıyor. Bu kalıntılar Paris'in Havaalanı Müzesi'nde sergilenmektedir.

Küçük Prens, Yaradan'ın bağrından ayrılıp tekamülünü gerçekleştirmek için yollandığı dünyada, insanoğlunun ilk masumiyetinden kopmamak için giriştiği soylu direnişin destanıdır. İnsanların masumiyet çağlarının simgesidir.

"Ey uçsuz bucaksız gerçeklik!
Sonsuzluktur benim de çizgim seninleyken,
Ölümlü ama rüyalarındaki tanrıları kahredebilen biri,
Değil mi ki ben de,
Sana vardığımda ve kanatlandığında ışık demetlerim,
Ve sarındıktan sonra çocukluğuma,
Tanrılar mekanının ta kendisiyim!"

Vergilius'un Ölümü-Hermann Broch

2 Ekim 2014 Perşembe

çocuklarım


Bir kez bile unutmadınız, çıkışta iyi akşamlar derken; sizsiz doğan sabahıma iyi sabahlar öğretmenim demeyi.. Bu sabah sesinizi duydum iyi bir sabah olsun çocuklarım dedim, iyi bir sabah...

Gülüşümle başlardınız kendiniz olmaya, kuralları silip, sizin gibi çocuk olduğumda anlatırdınız maceralarınızı.. Bilmezdiniz günümün en güzel zamanlarını oluşturduğunuzu... 

Bir umudum sizde anlıyor musunuz...

' kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Her biri vazgeçilmez cihan parçası,
Kaç bin yıllık hasretimin goncası....'
A. Arif

1 Ekim 2014 Çarşamba

Genç Werther'in Acıları


"Niçin siz insanlar," diye bağırdım. "Bir konudan söz etmek için hemen: bu budalacadır, şu akıllıcadır, bu iyi, şu kötüdür demek zorundasınız! Bu ne anlama geliyor? Yargıladığınız eylemin içsel koşullarını araştırdınız mı? Eylemi meydana getiren onu bir zorunluluk haline getiren nedenleri kesin olarak belirleyebiliyor musunuz? Eğer böyle yapmış olsaydınız yargılarınızı öne sürerken bu kadar aceleci olmazdınız."

Dünya klasiklerinin çoğunu lise yıllarımda okudum. Fakat büyük Alman yazar Goethe'nin Genç Werther'in Acıları adlı eserini yeni okuma fırsatı buldum. 

Kitap, Werther'in yakın dostu Wilhem'e yazdığı mektuplarla başlıyor. Mektuplarında yaşadıklarını, yaşadığı coğrafi ortamın koşullarını, tanıdığı insanları ve hayata dair çıkarımlarını tüm içtenliğiyle aktarıyor Werther. Buradaki çıkarımları gerçekten çok önemli ve düşündürücü. 

Werther, Wilhelm kasabasında tanıdığı Albert ile evli olan Lotte'ye aşık oluyor. Onların aile dostları olarak gözüküyor ama can yakıcı aşkını da içinde taşıyor. Lotte onun aşkını öğrenir fakat eşine duyduğu sevgiden, saygıdan ötürü Werther ile dostluk sınırı içinde kalmak için gayret eder. Daha sonra Werther'in tesiri altında kaldığı, yürekten hissettiği yoğun duyguları onu her şeyden soyutlar. Karşılıksız ve yasak aşkı onu hayattan sürgün eder. Toplumun baskısının yanı sıra onun derin bir duygusal yapıya sahip olması, duygularının hayatında baskın gelmesi bambaşka bir Werther yaratır.


“Ah siz akıllı insanlar! Tutku! Sarhoşluk! Delilik! Empati kurmadan orada öyle rahat rahat oturun, alkoliği eleştirin, aklını kaçırmıştan nefret edin, bir rahip gibi yanından geçip gidin ve sizi onlardan biri yapmadığı için Ferisi gibi Tanrı’ya şükredin. Ben birçok kez sarhoş oldum, tutkularım delilikten hiç uzak değildi, her ikisinden de pişman değilim; zira olanaksız görünen önemli şeyler yapan ve eskiden beri alkolik ve deli diye damgalanan tüm sıra dışı insanları kendi ölçülerimle anlamayı öğrendim.”