24 Nisan 2014 Perşembe

Ergin Günçe'den


Attan Düşen
Yalnız ben miyim üşüyen
Morarırken deniz ayaklarımda - Ekim, Kasım
Duymazlıktan gelerek annesini
Çiçekleriyle süslü atı boş
Ölüyor şimdi bir derede
Rüzgâr dallara asıyor şapkasını
Kâğıt fenerlere yalınayak
Başlar bir dağ marşı
Küçülür gerimizde orman
Ağzı üzgün bir demirci şarkısı
Koyu saçlarında güneş - Ekim, Kasım
Duymazlıktan geliyor annesini
Yüzü al olsa keşki yanaklarında
Sıcaktır öğledir ikindidir güzdür
Yalnız ben miyim üşüyen
Çıplak. Dağılırken hüznü göğe
                                   Ergin Günçe

Şiirsel





22 Nisan 2014 Salı

başlangıç

Mutlu Leonard
alev alev bir keman eşliğinde güzelliğinin şerefine dans et benimle
aklım başıma gelene kadar dans edelim bu panikle
zeytin dalı say beni kaldır havaya,
evin yolunu tutmuş beyaz güvercinim ol sen de, kon üzerime
dans edelim ebedi aşka
dans edelim ebedi aşka
güzelliğini ser önüme kimseler görmesin başka
hissedeyim her hareketini Babil’de yaptıkları gibi
göster bana yavaşça ancak sınırlarını bildiğim şeyi
dans edelim ebedi aşka
dans edelim ebedi aşka
hadi şimdi de düğünümüz için dans et, hiç durmadan oyna benimle
dans et, her an kırılacakmış gibi ve hep.
aşkımızın altında ezilen ikimiz ve her şeyin üzerindeyiz
dans edelim ebedi aşka
dans edelim ebedi aşka
dans et benimle, doğmayı bekleyen çocuklarımıza doğru
dans et, öpüşlerimizin ancak tükeneceği ölüme dek
yerle bir olsa da herşey son zerresine kadar, bir yuva yap ikimize, durma
dans edelim ebedi aşka
dans edelim ebedi aşka
alev alev bir keman eşliğinde güzelliğinin şerefine dans et benimle
aklım başıma gelene kadar dans edelim bu panikle
çıplak ellerinle dokun bana
ya da fark etmez giy eldivenlerini de
dans edelim ebedi aşka
dans edelim ebedi aşka
Leonard Cohen
Türkçesi: Güncem Topçu

18 Nisan 2014 Cuma

Gabo'ya Veda


" İnsanın yaşadığı değildir hayat; aslolan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.." 


Gabriel Garcia Marquez’in ölmeden az önce tüm insanlığa hediye gibi bıraktığı işte o Veda Mektubu:
“Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır. Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım. Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım. Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim. Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı… Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanr. Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim. Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim. Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde…

Artık ölebilir miyim?”
                                                                                                              Ot Dergisinden
Yüzyıllık Yalnızlık, Kolera Günlerinde Aşk, Kırmızı Pazartesi ve diğer eserlerinle hep güzel anımsanacaksın...

17 Nisan 2014 Perşembe

Son okuduklarım


Ayrı Hayatlar uğursuz bir yaz mevsiminde dağılan McKotch ailesinin hikâyesini anlatıyor. 1976 senesinde ünlü bir bilim adamı olan Frank McKotch, onun soylu eşi Paulette ve üç güzel çocukları her sene yaptıkları tatillerini tekrarlamak üzere Cape Cod'daki aile yadigârı, Kaptan'ın Evi'ne giderler. Bir gün plajda, Frank asla unutamayacağı bir görüntüyle beyninden vurulmuşa döner. On üç yaşındaki kızı Gwen, bikinisinin içinde garip bir şekilde küçük görünmekte, ondan daha küçük olan kuzeni Charlotte'un yanında minicik bir kız çocuğu gibi durmaktadır. İşte o an Frank görmezden gelemeyeceği bir gerçekle karşı karşıya olduğunu anlar. Ortada, biricik kızıyla ilgili yanlış giden bir şeyler vardır ve bundan sonra McKotch ailesi bir daha asla eskisi gibi olamayacaktır. 



 Ahmet Haşim böbrek rahatsızlığı yüzünden tedavi olmak için gittiği Frankfurt’ta kaleme aldığı Frankfurt Seyahatnamesi adlı eserinde Alman kültürü, toplumu ve düzeni hakkında yakından gözlemler edinmiş ve bunları bir araya getirerek kendi seyahatnamesini oluşturmuştur. 


Jack London Ademden önce adlı kitabında daha yeni evrimleşmekte olan mağara insanlarının doğa ile mücadelesini anlatır. Olaylar İri diş'in ağzından anlatılıyor. Onların beslenmeleri, ateş adamları ile mücadeleleri, ilkel yaşayış tarzları net bir şekilde resmediliyor. Kitap aynı zamanda şu anki insanların korku, içgüdü ve alışkanlıklarının oluşabilme temellerini sorguluyor.  Doğa ile iç içe insan manzarasını anlatan klasik bir London eseri.

16 Nisan 2014 Çarşamba

Ebrumsu bir çalışma :)


Malzemeler
- Tırnakları rengarenk ojelenmiş minik eller
-  Yedi sekiz tane renkli oje
- Dikdörtgen şeklinde kap
- Kalın beyaz kağıt
- İnce uçlu fırça
- Damlamalara karşı aseton, ıslak mendil


Yapılışı
Dikdörtgen kap su ile doldurulur. Ojelerin her renginden damlatılır. Ojenin ağır ağır akmasına dayanılamaz ve şişe ters çevrilip ojeler boca edilir :) İnce uçlu fırça ile damlatılan ve su yüzeyinde kalan ojeler ince hareketlerle dağıtılır. Sonra beyaz kağıt, su dolu kabın üstünde hafifçe gezdirilir. Ardından kağıt kurumaya bırakılır. Masaya kazara damlamış ojeler asetonlu mendille silinir.


Sonuç tam bir ebru olmaz. Ama ortaya çıkan ebrumsu bir eserle heyecan duyan kuzunun mutluluğuna doyum olmaz :)