28 Eylül 2014 Pazar

Dünyada bir nehir


Bir gece şu ormanın kıyısından 
Gizlice geçip gitmeliyim 
Kimseler bilmemeli, kimseler 
Şurda bir zaman benim de yaşadığımı. 
Arkamdan sade bir ağaç 
Bir ağaç, ertesi gün ancak:
"Dün gece, demeli, burdan bir nehir geçmiş". 
İş işte bu kadarla kapanmalı. 
Habersiz çıkıp gidişime üzülmemeli 
Bir işim çıktığını bilmeli 
Bilmeli ki bu dünyada 
Herkesin bir işi vardır 
Kimin çok kimin az çalıştığını ise 
Dünyada kimse bilmez . 
Hem, şimdi, şu anda beni 
Ağrı 'ya yakın bir yerde 
Bir yığın tohumun beklediğini 
Sanırım biriniz bilmez. 
Bir varsam yanlarına 
Kim bilir nasıl bayram edeceklerdir 

Bir de böyle düşünün. 
Biz ki hepimiz ayrı ayrı bekleniriz 
Kimimizi bir papatyadır bekleyen 
Kimimizi bir kavak ağacı. 
Keyfime göre yaşadığımı 
Hanginiz ileri sürebilir? 
Şu gökyüzünü doyasıya seyrettiğimi bilmem. 
Ama siz yine de, 
Böyle gece gündüz 

Akıp durduğuma bakmayın benim 
Benim de şüphesiz geçen hayatıma bakıp 
Tutulduğum olmuştur 
Ölümü düşündüğüm sizin gibi 
Böyle olacak olduktan sonra 
Niçin geldiğimi sormuşumdur 
Yani benim de Hitler, 
Benim de Mussolini kadar 
Yalnız kaldığım olmuştur dünyada. 
Ama ne çok şey var sevilecek 
Bize ölümü düşündürmeden 


Tutacak şu dünyada 
Dedim ya şu hepimizin üstündeki 
Gökyüzü var bir kere 
İnsanı tutup kolundan 
Yere çalıveren. 
Sonra belki büyük denizlerin 
Şaşkın balıklan vardır 
Ve nerede olursak olalım 
İnsanlar vardır belki evvela 
Belki de aynı hizada 
Sümüklüböcekler gibi yalnız 
Sümüklüböcekler gibi çıplak, kimsesiz. 
Ve nihayet ekilmemiş topraklar vardır 
Bizi düşünüp gelmiş 
Bizi ölümden alıkoyan. 
Şimdi belki anladınız 
Niçin durmadan akmak isterim. 
Niçin geçen hayatımdan çok 
Önümdeki günlerime bakarım 
Niçin ölemem.


İlhan Berk

27 Eylül 2014 Cumartesi

Sevmek zamanı



“Ben senin resmine değil de sana aşık olsaydım o zaman ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme, belki de alay edecektin sevgimle… Hâlbuki resmin bana dostça bakıyor, iyilikle bakıyor ve ebediyen bakacak. Hayır! Benimle resminin arasına girme. İstemiyorum seni! Ben senin yalnız resmine âşığım.”


“Sen dostlukların, aşkların kolay mı kurulduğunu, kolay mı sürdürüldüğünü sanıyorsun?
Resminle aramda ne kadar uzun zamanlar geçti.
İlk karşılaşmamızı dün gibi hatırlarım.
Birden bana iyilikle, sevgiyle bakan bir yüz gördüm.
Elbiselerim eskiydi, kirliydim, sakallarım uzamıştı. İnanamadım…
O insanca bakışı bir daha göremem diye bir daha resme bakmaktan korkuyordum.
İkinci kere zorlukla baktım resmine.
Gene iyilik, gene sevgi vardı gözlerinde.”


Boyacı Halil / Sevmek Zamanı/ 1965




uykusu çok gözlere


"Sen bir insansın, insanlar arasında yaşamalısın
mükemmellik enderdir, bunu söylemek zorundayım
insanlar farklı cevherlerden yaratılmışlardır -
onlara tahammül et tıpkı onların sana tahammül ettiği gibi

ve Allah'ın huzurunda dur; görevinde titiz ol
başka insanların nasıl olduğu o kadar önemli değil"

Frithjof Schuon'un "Bilgelik Şiirleri'nden"




Adam fısıldadı:
''Allahım konuş benimle''.
Ve bir kuş cıvıldadı ağaçta.
Ama adam duymadı.
Sonra adam bağırdı:
''Allahım konuş benimle''.
Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı.
Ama adam dinlemedi onu.
Adam etrafına bakındı ve,
''Allahım seni görmeme izin ver'' dedi.
Ve bir yıldız parladı gökyüzünde.
Ama adam farkına varmadı.
Ve yüksek sesle haykırdı:
''Allahım bana bir mucize göster''.
Ve bir bebek doğdu bir yerlerde.
Ama adam bunu bilemedi.
Sonra çaresizlik içinde sızlandı:
''Dokun bana Allahım ve burada olduğunu anlamamı sağla, ne olur!''
Bir kelebek kondu adamın omzuna.
Ve adam kelebeği, elinin tersiyle uzaklaştırdı...
Halil Cibran
(1931 Lübnan asıllı ressam, şair ve düşünür)

23 Eylül 2014 Salı

Doğa Tarihi - Hakan BIÇAKÇI


"Dünyanın kendi etrafında dönmediğini hissettiği an paniğe kapılıveriyordu Doğa. İçinde bulunduğu iş ortamı da bu paniği acımasızca köpürtüyordu. Hep merkezde olmalıydı. Hep farklı olmalıydı. Farkı fark edilmeliydi. Kalitesi gözle görülmeliydi. Kesintisiz olarak arzulanmalıydı. İştah, takdir ve kıskançlık dolu gözler hep üzerinde olmalıydı. Yıllar sonra sağda solda küçük adamların belirmeye başlaması da bu takıntının eseri olacaktı.

Doğa, 420 aylık bir bebekti. Pembemsi. Lacivert lensli. Ilık kokulu. Göğüslerine silikon yaptırsa mıydı? Site güvenliğinin yanından yavaşlayarak geçiyordu. “Etiniz nasıl pişsin Doğa Hanım?” Plazanın eksi yedinci katında yarı İngilizce yarı Türkçe PowerPoint sunumu yapıyordu. Cafe Jungle. Londra. Sepultura tişörtü. Elektronik sigara. Doğa’nın en sevdiği mevsim, yazdı. Facebook’ta yorumlar çook güzeldi. Doğa, “bomba gibiydi”. Alev olmasa, şu küçük kırışıklıklar, Onur ve diğer metal turnikeler..."


Hakan Bıçakçı'yı Ot Dergisi'ndeki öyküleri ile tanıyordum. İlk kez bir romanını okudum. Doğa, metropol bir şehirde yaşayan, otuz beş yaşında bir iş kadını. Hayatı plaza, site, avm üçgeninde geçen tek derdi fiziksel olarak daha güzel gözükmek olan bir kadının yolcuğu..

Punk kültürü ile geçmiş bir gençlik hayatının ardından yüksek platform ayakkabılarla, kadınsı kıyafetlerle iş dünyasında kendini ispat etmeye çalışan bir kadının güncesinden günümüz insanının gidişatına, modern tarihine nüfuz eden bir gerçek Doğa Tarihi. Doğa, sürekli dış görüntüsünün daha iyi olması için çabalıyor, iş hayatında en iyi olmak istiyor ve çocuk yaparsa vücudu deforme olur diye evliliği düşünemiyor. Onur adlı erkek arkadaşı ile sofistike havası olan Fransız lokantalarında yemekler yiyor, spor yapıyor. Sürekli değiştirdiği kız arkadaşları ile alış veriş yapıyor. Aynı anda yaşantısını facebook gibi sosyal medya ortamlarında paylaşıyor. Kafasında üç erkek var: biri ilk aşkı, diğeri konumu gereği tutunduğu erkek arkadaşı, ötekide bedensel olarak onu tatmin eden yasak aşkı. İlişkilerdeki yozluk, aile içi kopukluk ve mega kentlerin dışarıdan mutlu gözüken hayatlarına adeta bir ayna olmuş bu kitap. Bir nevi her alanda hep iyi, başarılı, güzel kalma baskısının bir insana yansımaları..

Yitirdiğimiz değerler, bozuk aile ilişkilerinin çocuğa psikolojik olarak yansıyan sonradan ortaya çıkan izleri, bağımlı olduğumuz, gerçek olmayan sosyal medya ortamlarında beğenilerle egolarımızı tatmin etmemiz, sıkıştırılmış zamanlarda ezbere yaşayışımızın oluşturduğu boşluklar, yarım kalan ilişkilerin neden olduğu arayışlar aslında günümüz plaza insanın güncel durumu. Kitap, bizi yoz gerçeklerle yüzleştirirken; dili ve sadeliğiyle hiç yormuyor. Akıcı ve gerçekçi...

14 Eylül 2014 Pazar

Akşama misafir var :)

Merhaba şekerler :)
Yarın okullar açılıyor. Tüm hazırlıklarımı yaptım. Gülce'nin okul listesini tamamladım, ütüleri bitirdim, öğrencilerim için ihtiyaç listesi hazırladım. Bu sene öğlenci olduğum için hafta içi yemeğe misafir almam zor oluyor diye bu akşam çok sevdiğimiz arkadaşlarımızı çağırmayı uygun gördüm.

Menümüz:
Önce mercimek çorbası. Ana yemeğimiz ise, yukarıda gördüğünüz çömlekte etli tava. En alta kuş başı şekilde doğranmış etleri yerleştiriyoruz, üstüne kabukları soyulmuş domates, üstüne yeşil biber, tuzlu suda bekletilmiş patlıcan, sarımsak ve en üste yeniden domates doğruyoruz, en üste zeytin yağı ve tuz ekliyoruz. Pişirim fırınına gönderiyoruz. Vaktiniz varsa ocakta da pişirebilirsiniz. Bu tarz kaplarda yemekler gerçekten lezzetli oluyor.


Ana yemeğin yanına zeytin yağlı taze barbunya, köri soslu tavuk baget, havuçlu pilav, kırmızı biber sarması ve patatesli börek. Barbunyanın genelde suyunu çektiriyorum. Üstüne bir daha zeytin yağı ve limon suyu gezdiriyorum. Tavuk bagetleri haşlıyorum, sonra köri sosu tavada iyice yediriyorum. Havuçları rendeleyip, az kızarttıktan sonra pirinçleri ve tavuk suyunu ilave ederek pilavı pişiriyorum. Börekte, patatesli harçtan hazırladığım buzluk böreği. Bunu çok yapıp buzluğa atıyorum acil misafir geldiğinde hemen çıkarıp pişiriyorum. Çıtır çıtır oluyor. Kırmızı biber sarması onu henüz yapmadım çünkü biberlerin közlenmesini bekliyorum. Çok güzel bir meze tarifi ayrı bir gün tarifini paylaşırım sizlerle :)

Bu fotoğraftaki de yaparken adı kakaolu ıslak kurabiye olan ama piştikten sonra çatlak ıslak kurabiye diye adlandırdığım kukilerim :) Çocuklu misafirlere genelde sevebilecekleri tatlılar yapıyorum. Görüntü kötü ama tadı fena değil.

Dilerim bu eğitim öğretim yılı tüm öğrencilere, öğretmenlere ve ebeveynlere kolay, huzurlu, mutlu gelir. Herkese güzel haftalar :)

13 Eylül 2014 Cumartesi

Yeryüzüne Dayanabilmek için - Tezer ÖZLÜ


“yaşamımın akışını gözleyen bir yabancı olsaydım, 
yaşamımın hiç ile son bulacağını, korkunç, aralıksız bir kuşku 
ve yaratmak uğruna sürekli olarak kendine işkence etmekle boşa geçtiğini 
söyleyebilirdim. 
oysa kendi yaşamıma katılan olarak, umut ediyorum.”

Yeryüzüne Dayanabilmek İçin, Tezer Özlü'nün yurt dışındayken Türkiye'deki dergilere 
yazdığı, dünya edebiyatı, sinema ve tiyatroyla kurduğu ilişkiyi kendi edebiyatı ile 
harmanladığı yazılardan oluşuyor.

Berlin Film Festivali'ne, tiyatro günlerine, Frankfurt Kitap Fuar'ına, Venedik Film Şenliği'ne dahil olan yazarın gözlemleri, düşünceleri ve yazmaya dönük içsel konuşmaları.. Ödül alan, almayan birçok filme dair yorumları, ünlü yönetmen Tarkovski ile yapılan röportaj, buna benzer bir çok yazar ve sanat insanı ile yapılan söyleşiler.. 

Kitaptan aldığım notlar:

Okunup araştırılacaklar:

Antonio Gramsci kitapları.
Rosa Luxembourg kitapları
Peter Weiss - Not Defterleri, Direnmenin Estetiği
Juan Rulfo - Pedro Paramo. Şiirleri de varmış.
Cesare Pavese - Yeni Ay
Djuna Barnes - Gecenin Uzantısı
Italo Svevo - Zeno'nun Bilinci 


İzlenecek Filmler:

- Arı Kovanı
- Metropolis
- Cennetten de Yabancı
- Veronika Voss'un Özlemi
- Sessiz Okyanus
- Kaos
- Venedik'te Ölüm
- Herkes kendi başına ve Tanrı herkese karşı
- Hakkari'de Bir Mevsim