11 Eylül 2014 Perşembe

Baharda Yine Geliriz - Barış BIÇAKÇI


İş yerlerinden yorgun argın çıkanlar, demir köprüleri zangır zangır titreten, hemzemin geçitlerde çanlar çaldıran trenlere bakarak düşlere dalar: Sevgiliye kavuşmalar, büyük yolculuklar, alıp başını gitmeler… Önce bozkır boyunca dümdüz, sonra yeşillikler içinde kıvrılarak… Ama işte düştür bütün bunlar ve belediye otobüsleri tıklım tıklımdır..

Barış Bıçakçı, kitapta yer alan kısa anlatılarla yaşadığımız anlık durumları, duygusal gel-gitleri ve içsel yolculukları sözcüklerle resmediyor. Okuyucuyu içine çektiği dünyayı olduğu gibi, dokunmadan ifade ediyor. Büyük bir anlar derlemesi diyebiliriz bu kitaba.

Tek bir cümleyle ya da tek bir fotoğraf karesi ile anlatılmak istenen bir durumu; samimi bir hava oluşturarak öyküleştirmeyi anlatıyor Bıçakçı. Hikaye aralarında şehir rehberi başlığı ile yazılan notlar hikayelerdeki duruma ait bir iç görü oluşturmada faydalı oluyor.

Kitapta, modern hayatın gidişatına ve büyük kentlerin insana ait yönlerini unutturan, onu esir alan monotonluğuna bir tavır alma söz konusu. Bu anlamda kitabın, insanın unuttuğu şeyleri anımsatan bir yönü var. Bunlar tabiki bezgin, yorgun bir hayatın keşmekeşliğinde unuttuğumuz insani duygularımız.

Duru bir  suyun içindekileri, bir öykü kıvamında yansıtmak bu olsa gerek..


"Güzel bir kitap okumak ve ömrümün geri kalanını o kitabı okuduğum yerde geçirmek istiyorum," demişti o. Sonra da bana dönüp sormuştu: "İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?"

şehir rehberi

şehrin yüksek binalarından birine çıkıp aşağıya bakıyorum, her şehirde rastlanabilecek bir manzarayla karşılaşıyorum: yüzlerce insan, bazen birbirlerinin yolunu keserek oradan oraya gidip geliyor... ölümsüz gibi görünüyorlar. "nedir bu?" diye soruyorum kendi kendime, anlamlandırmak gerekiyor, "kâbus mu, şenlik mi?" arka arkaya bir sürü karşıt anlamlı sözcükler geçiyor aklımdan. eksilerle artıların birbirini götürmesi gibi kalabalığın da bir matematiği var. sıradanlık bu olmalı: bütün karşıtlar birbirini götürüyor. başka ne söyleyebilirim ki size?


9 Eylül 2014 Salı

Leylim Leylim..


“Ne tuzsuz şeydi şu dünya be. Geldin, buldun, şenlendirdin, insan ettin beni. Yemeyip-içmeyip, yatmayıp-uyumayıp, seni anlatmalı bu yürek.” - Ahmet Arif

Kitap, büyük şair Ahmet Arif'in, Leyla Erbil'e gönderdiği mektuplardan oluşuyor. Bu mektupları, sürgündeyken körkütük bir aşkı kalbinde taşıyan Ahmet Arif, aşkına karşılık bulma umuduyla ya da o zor günlerde hayata tutunabilme güdüsüyle yazmıştır.
Leyla Hanım, bu mektuplaşmalarda dostluk sınırını çizmiş ve bu sınırı gün geçtikçe derinleştirmiştir. Ahmet Arif'in de bu konumu kabullendiği mektuplardan anlaşılıyor.

Önce bu mektupların yayınlanmasını istemiyor Leyla Hanım. Ancak belli bir vakit geçtikten sonra gerçeğe bağlılık amacı ve halkına inanmış, bunun için büyük bedeller ödemiş yeterince değeri bilinmemiş büyük şairin unutulmaması için yayınlanmasına karar veriyor.

Mektuplar, yazıldıkları dönemin entelektüel ve yayın ortamını, Ahmet Arif'in sürgün günlerini, yaşadığı siyasi baskıyı, içsel dünyasını ve en çok da yalnız kalan büyük aşkını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.


Mektuplardan:
15 Mayıs 1954
Ankara
Leylâ, Canım,
Kayb, berbat ve sessizim… Sessiz ve dolu: Allahtan ki sen varsın. Yoksa halim korkunçtu. 
Burası bir köy! Yakınlarımın bütün ısrar ve gayretine rağmen, hemen anneme gideceğim. Pazartesiye trendeyim. Eve gidince senin mektubunu bulmalıyım. Anneme ilk sorum o olacak zaten.
Sen nasılsın ömrüm? Son telefonda canını sıktım mı? Ben artık annenden korkmuyorum. Aksine onu, kendi annemmiş gibi seviyorum. Buna ne dersin?
Hınca hınç mısra doluyum. Kara ve yeşil fon, hepsinde hâkim. Biraz kendime geleyim, mendillerine, bluzlarına, yastığına mısralar serpeyim. Ha?
Fotoğrafındaki “halbuki…”yi hâlâ anlayabilmiş değilim. Anlatır mısın?
Bütün bunlar, beyhude biliyorum. Şaheser olan, benim uçakla oraya gelebilmemdir. Allah kahretsin, bu hastalık, bu rezaletler ve bu aile mecburiyetleri… Ne yapsam?
Gözlerinden öperim canım. En çok da burnundan. Gülme, ciddi söylüyorum. 
Yarı parçan.”

“Canım benim,
Bilir misin, ‘canım’ dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep.”

“Öpüyorum ama doyamıyorum. Mutluluk ya da cehennem bu galiba. Sana doymak, korkunç ahmaklık olur. Hadi gel …”

“Seni cehennem bir hasretle öperim.”

8 Eylül 2014 Pazartesi

onlara..


İki çocuğun bu hali o kadar sevimli ve güzeldi ki, buz parçaları neşe ile dans etmeye başladılar ve böylece Kay'a bir çift yeni patenle birlikte hürriyeti ve dünyayı verecek olan ebediyet kelimesini kendiliklerinden yazdılar...

                                                                           Karlar Kraliçesi, Andersen

7 Eylül 2014 Pazar

Kule Canbazı - Sunay AKIN


"İkinci Dünya Savaşı öncesinde, çocukları da görürüz bowling salonlarında: ama onlar, oynamak yerine kukaların yanında durmaktaydılar. Görevleri, devrilen kukaları dizmekti. 1946 yılında, otomatik dizme makinesi yapılana kadar kukalar, "pinboy" adlı çocuklar tarafından hazırlanırdı yeni atışa.
Çocuklar, dizdikleri kukaların üstünde bulunan sıraya oturduklarında, ayaklarının altından geçiyordu atılan toplar...
Her şey, savaş günlerinde olduğu gibiydi yani...
Büyükler kazanmak hırsıyla atış yaparken, küçük ayakların altında devriliyordu yaşam...
Ve çocuklara her seferinde, yıkılanları yapmak, yaşamı yeniden ayağa kaldırmak düşüyordu!"


Paris'teki Louvre Müzesi'nde sergilenen Roma askerlerinden, Londra'daki Kraliçeler Müzesi'ndeki boncuklu Türk askerlerine oradan İstanbul Beyoğlu'ndaki Hacopulo Pasajı'ndaki kırık oyuncakların onarıldığı Kuklalar Hastanesi'ne uzanan bir yolculuk.. Kitap, otuz beş başlıktan oluşan, fotoğraflarla zenginleştirilmiş otuz beş ayrı dünya gibi..

Kitapta oyuncakların insan ruhunun masumiyetini yitirmemesi adına çok önemli bir işlevi olduğu vurgulanmakta ve günümüz teknolojisinde özellikle oyuncak sektörüne hakim olan plastiğin olumsuzluklarına değinilmektedir. Olaylar, tarihten koparılmış küçük hikayelerle, önemli, şaşırtıcı bilgilerle, şiirlerle bezenmiş tatlı Sunay Akın üslubu ile aktarılmıştır.

Fırıldak, tel dolap, canbaz, hacıyatmaz, sipsi düdük, kamış zurna, hareketli leylek, kayıklar.. Bu oyuncakların hepsini küçük bir el arabasına yüklemiş Akın'dan, kıssadan hisselerle ve duygularla bütünleşmiş nice güzel oyuncak hikayesi..

"Oyuncaklarla oynamayan, onların büyülü dünyasından uzaklaşan bir insan asla şair olamaz; ''şiir'' adını verdiği dizeleri alt alta kurabilir, ama onların arasından bir şair asla göz kırpmaz okura. Şair yüreği  ancak oyuncakların  koruduğu bir ortamda büyüyebilir. Oyuncaklar, muhafızıdır şairin. Bana inanmayanlar, Pablo Neruda'ya kulak versinler:
''Evimde iril ufaklı bir sürü oyuncak bulundururum, oyuncaksız yaşayamadım. Oyuncakla oynamayan bir çocuk, çocuk sayılmaz; fakat oynamayan bir insan çocuk yanını ömrü boyunca yitirmiş olur ve bunun yoksulluğunu çeker. Ben evimi bir oyuncak gibi yaptım ve bu evle sabahtan gece yarılarına kadar oynadım."


3 Eylül 2014 Çarşamba

Neal Cassady


Biliyor musun, aslında her şey başladığı yerde biter ve bir bitki biter oracıkta. Benim bitkim küçük kısır bir zeytin ağacıdır. Güneye doğru yola çıktığımda hep yolumu kesen ve yollarda tüm kasvetimi bir paket sigaraya kurban eden küçük kısır bir zeytin ağacı. Bir gün bir bahçem olacak ve zeytin ağaçları yetiştireceğim. Bir gün bir bahçem olacak ve kurtulacağım tüm lanet arka bahçelerden. İnsan olacağım. Sevgili, koca ya da metres olmayı bırakıp; bırakıp araba yıkamayı, bulaşıkçılığı, dost olmayı, insan olacağım. Kimseye yer ayırmıyorum bahçemde, yalnız ve mutsuz olacağım. Gittiğim güne dek hayatın beyin damarlarındaki bir hava kabarcığı olacağım. Bir gün patlayacağım ve her şey sona erecek. Ne güzel, değil mi? Hala hayal kurabiliyor olmak, bekar olmak, her gün kansere, aids’e ve tüm illetlere biraz daha yakın olmak ne güzel. İstersen cevap da verebilirsin, ya da en iyisi sus biraz. Çünkü hep ben konuşmalıyım ki gerçek gibi dursun tüm bunlar. Sahi, bunca ifrit gerçek olabilir mi?

Eski günlerdeki kadar karanlık olabilseydim umursardım bana vereceğin cevabı; şimdilerde hiç olmadığım kadar net’im, her şey o kadar belirgin ki kimsenin düşünceleri beni ilgilendirmiyor.

Neyse, bizi nasıl olsa anlamayacaklar dostum. Ardımda hamile bir sevgilim olsaydı yinede düşerdim yola ama kafamda bunca acı varken kıpırdayamıyorum bile. Ardımda mutlu bir an bıraksaydım yinede düşerdim yola ama içimde bunca kirli yalnızlık varken kıpırdayamıyorum bile. Ardımda bir ceset bırakabilecek olsaydım yinede düşerdim yola ama kendi cesedimi sırtımda taşıyorken kıpırdayamıyorum bile. Bir bira daha söyle de susalım biraz, ki azıcık da gece konuşsun.


Lanet olsun mu derdin en çok yoksa Allah belanı versin mi? Sanırım ben bu iki kelimeyi de bakire bir kızın dokunulmazlığı olarak görüyorum ve sen böylesine küfürbaz olabildiğin için imreniyorum sana. Bu kadarı yetebilirdi belki ama ben ağlamak istiyorum yinede. 

Fernando Pessoa



Tanımaya başlıyorum kendimi. Ben yokum.
Olmak istediğimle başkalarının gözündeki ben..
Arasındaki boşluğum ben.
Ya da o boşluğun yarısı , 
çünkü orada da hayat var..
Sonunda ben oyum işte.
Işığı söndür, kapıyı kapa, son ver koridorda
Terliklerini sürüklemeye.
Rahat bırakın beni odamda tek başıma..
Aşağılık bir yer bu dünya.
(1933)