30 Mart 2015 Pazartesi
güneş cheesecake :)
Minik kuşum ile her hafta sonu mutfakta değişik pastalar yaparız. Yaptığımızı pek ayılıp bayılıp yemese de birlikte bir şeyler ortaya koymanın keyfine bayılıyor yavrucağım. Dün de baharda sık yaptığım çilekli cheesecake yerine limonlu cheesecake yapalım dedik. Yumurta kokusunu çok fazla hissetmemek için tarifteki yumurta sayısını azalttım, güzel oldu :)
Pastamızın en son haline güneş pasta adını koydu kızım :)
28 Mart 2015 Cumartesi
Üç Başlı Ejderha - Leyla Erbil
"Kendini beğenmenin duvarlarına tırmana tırmana geldiği noktada, sanki beyninden çıkan güçlü bir ışın onun bizim kötülüğümüze mıhlamıştı. Bir sonsuzluk imgesi üzerine yapışıp kalakalmış bir dev sinek gibi. Sanki sinirleri ve damarları ateşle dağlanmış, kurutulmuş ve bizi ve tüm kenti ve tüm ülkeyi kötülükler ülkesi, kenti ve insanları olarak, dönüşümsüz duyularına kilitlemişti. Bir Orta Çağ vaazı gibi, durmadan bizlere bağırıp çağırarak bizi doğru yola götüreceğini sanan bir deli mi vardı başımızda; ama biz de onu kabullenerek, teşhisinin doğru olduğu sanısını uyandırası baş eğerek ona, kendisini haklı çıkarmış ve çıldırmış değil miydik onu?"
Leyla Erbil'in, novella türünde okuduğum ilk kitabı. Çok az okumuşumdur bu türü. Novella, öyküden uzun fakat romandan kısa bir yazın türü. Üç Başlı Ejderha da bu türde aktarılan iki farklı bölümden oluşuyor. Birinci kısım kitaba adını veren Üç Başlı Ejderha; ikincisi ise, Bir Kötülük Denemesi adını taşıyor.
Üç Başlı Ejderha'da, devrim yolunda çekilen sıkıntılar, acılar, intiharın eşiğindeki bir kadın anlatıcı tarafından bir iç sese dönüştürülmekte. Önce eşini sonra oğlunu devrimci mücadelede yitiren bir annenin derin yaralara dönüşen duyumlarını, oğlunun arkadaşıyla paylaşmasını okuyoruz. Hikayenin ana motifi olan, Sultan Ahmet'teki Üç Başlı Ejderha sütunu ile anlatıcının yaşadıkları arasında tarihsel bir paralellik kuruluyor. Bu geçişim klasikleşmiş Leyla Erbil tekniğiyle aktarılıyor. Şöyle ki yazar, olayların akışını normal imla kuralları ile değil, üç virgül kullanarak ifade etmeyi seçiyor.
Kötülük Denemesi'nde ise, edebiyat muhitinde kendisini çok yetenekli, üstün gören, bu camiada gayret gösteren hiç bir yazarı, şairi beğenmeyen, hasta ruhlu şair Tanrıçay'ın son demleri yansıtılıyor. Tanrıçay'ın farklı yaşam tarzıyla, edebiyat çevresinin perde arkası tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor ve bir çok şaire değişik göndermeler yapılıyor.
Kötülük Denemesi'nde ise, edebiyat muhitinde kendisini çok yetenekli, üstün gören, bu camiada gayret gösteren hiç bir yazarı, şairi beğenmeyen, hasta ruhlu şair Tanrıçay'ın son demleri yansıtılıyor. Tanrıçay'ın farklı yaşam tarzıyla, edebiyat çevresinin perde arkası tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor ve bir çok şaire değişik göndermeler yapılıyor.
27 Mart 2015 Cuma
Nar
"Eskiden, bir narın ortasında yaşadığım sırada tanelerden birisinin şöyle dediğini duydum: “Bir gün bir ağaç olacağım ve rüzgar dallarımın arasında şarkı söyleyecek ve güneş yapraklarımın üstünde dans edecek ve bütün mevsimler boyunca güçlü ve güzel olacağım.”
Sonra bir başkası konuşup dedi ki: “Ben de senin kadar genç olduğum zamanlar böyle hayaller kurardım, ama artık her şeyi ölçüp tartabiliyorum ve bütün umutlarımın boş olduklarını anladım.”
Ve üçüncü tane konuştu: “Bize böyle güzel gelecek vaad eden hiç bir işaret göremiyorum.”
Ve bir dördüncüsü: “Fakat böyle güzel bir gelecek yoksa hayatımız ne kötü olur!”
Bir beşincisi: “Ne olduğumuzu bile bilmezken niçin ne olacağız diye çekişiyorsunuz?”
Ve yedincisi dedi ki: “Her şeyin ne olacağını biliyorum ama bunu sözcüklere dökemiyorum.”
Sonra sekizinci konuştu ve dokuzuncusu ve sonra daha bir çokları, sonra hepsi birden konuşmaya başladılar ve bir sürü ses arasında hiç bir şey anlayamaz hale geldim.
Ve tam o gün çekirdekleri az ve hemen hemen sessiz olan bir ayvanın içine taşındım."
Halil Cibran
25 Mart 2015 Çarşamba
Tanrı'nın Unutulan Çocukları - Craig Silvey
Sıcak bir yaz gecesi beklenmeyen bir misafirin penceresini tıklatmasıyla Charlie'nin hayatı alt üst olur. Jasper, kasabadaki insanlar tarafından sevilmeyen, dışlanan bir çocuktur. Charlie ise, onun tam zıttı kütüphaneden çıkmayan, yaşadığı olayları en sevdiği yazar olan Mark Twain'in bakış açısı ile değerlendirmeye çalışan yaşantısı arkadaşına göre daha iyi olan bir çocuk.
Yaşam tarzları, hayata bakış açıları ve şartları birbirinden çok farklı olan bu iki çocuk, toplumun duyarsızlıklarına, ön yargılarına, bağnazlıklarına karşı duran bir dostluğun timsali olabilecekler midir? Paylaştıkları sır ile birbirlerine kenetlenen bu çocuklar için hayat eskisi gibi olacak mıdır?
Dokunaklı hayat hikayeleri, saflığın, masumiyetin tazeliğini koruduğu çocukluk yılları, dışarıdan mutlu gözüken ama içte bir çok sorunla kendini kaybetmiş ailelerin aksak yaşantıları, ilk aşkın duyarlılığı, toplumun dışladığı ötekiler, ırkçılığın farklılaştırmayı bilen sert yüzü ve iyi-kötünün amansız mücadelesi..
Craig Silvey, günümüz insanın yaşadığı problemleri ustaca işlerken, esprili bir dil kullanıyor ve meşhur Bülbülü Öldürmek kitabına da selam ediyor. Çocukluktan yetişkinliğe geçişin, hayatın gerçek yüzünü ayrımsamanın gizemli yolculuğuna çağırıyor..
24 Mart 2015 Salı
suya dokun
"Sular da sızlar mı?
Öyleyse, suyun sızısını dindirecek su var mıdır?
Islanmayı özlediği zamanlar yok mudur yağmurun?
Yağmuru sevindiren bir yağmur var mı?
Taşlar da kalpleşir mi?
Kalplerin taşlaşması gibi, taşların da taş olmaktan bıkıp yumuşamaya meylettiği zamanlar yok mudur?
Yollar da özler mi? Yolun da alıp başını gidesi gelmez mi?
Ateş de yanmayı arzulamaz mı? Ateşi de yakıp kavuran bir ateş olamaz mı?
Güneş de bekler mi gün doğumunu? Bir akşam üstü güneş de seyretmeyi dilemez mi gün batımını?
Ayrılık bıkmadı mı onca sevgili arasında durup beklemekten?
Ayrılık da ayırmaktan usanmaz mı; yok mudur kavuşmak dilediği?
Aşk da aşık olamaz mı? Bunca zamandır örselenmekten, anlaşılmamaktan şikayetçi değil midir?
Herkesin dilinde olup da, kimseye yâr olmamak aşka da ah ettirmiyor mudur?
Şarkıların da sevdiği bir şarkı yok mudur?
Onlar da ara sıra durup dinlemek istemez mi acıların ve neşelerin nağmelerini?
Toprak da bir gün toprağa uzanmayı arzulamaz mı? Ona da topraktan bir mezar bulunamaz mı?
Gündelik hayatta her şey pürüzsüzce akıyor gibi gelir bize.
Taş katıdır. Ateş yakar. Sular serindir. Yol yolcuyu bekler.
Böyle bildik, çünkü, böyle bulduk. Şaşırmaya gerek yok. Mecnun olmaya mahal yok. Her şey olduğu yerde kalsın. Yeni sorularla yeni kaygılar doğurmanın lüzumu yok. Aklına de ki, Otur oturduğun yerde! Kalbine tembihle ki, Dur durduğun yerde!
İnsan olduğundan fazlasıdır her zaman. İnsan, her an olabileceğinden daha azıyla vardır.
İnsan böyle iken, sular böyle değildir meselâ.
Sular sızılara deva olurken, kendi sızılarından habersiz olabilir.
Suların da sızlayıp sızlamadığını dert edinmek insana düşer.
Yağmur her şeyi nezaketle ıslatırken, bir yağmurda ıslanmanın hasretine kör kalmış olabilir?
Yağmurun da ıslanmaya aç olabileceği bir tek insanın hatırına gelir.
Taşlar hep katı dururken, kalplerin katılaşmasından habersiz kalabilir.
Taşların da katılıktan usanabileceği ancak insanın aklına düşebilir.
Aşk nicelerini ah ettirirken, ah etmemiş olabilir.
Aşkın ah edebileceği ihtimali sadece insanın kalbinde yer bulabilir.
Öyleyse, bir kez daha bakmalı değil miyiz kendimize?
Şu andaki varlığımız bizi biz etmeye yetiyor mu sence?
Olduğumuzdan fazlası olmaya niyetli değil miyiz?
Yetiyor muyuz kendimizi kendimiz eylemeye?
Ayaklarımız varıyor mu fıtratımızın zirvelerine?
Elimiz yetişebilir mi kalbimizin derinliklerine?
Ne kadar âşinayız varlığımızın gizli köşelerine?
Uzanabiliyor muyuz ruhumuzun labirentlerine?
Dokunabiliyor muyuz hatıralarımızın kuytu köşelerine?
Koparabiliyor muyuz duygularımızın acı tatlı meyvelerini?
Ne kadar sarkabiliyoruz lâtifelerimizin derin kuyularına?
Kimiz biz? Neyiz? Neredeyiz?
Kim bilir; belki de kendimizi kendimizden ayıran bir dağız. Ferhad olup Şirin olan yanımızı arıyoruz. Dağın öbür tarafında bırakıyoruz kendimizi; hep bu yamaçta kalıp kazıyoruz kazıyoruz.
Kim bilir, belki de kendi kendimizi kesen bir bıçağız. İsmail olup kendimizi kurban ediyoruz; hep eksiltiyoruz kendimizi, hep kesiyoruz kendimizden.
Kim bilir kendimizi kendimize haram eyleyen bir günahız. Züleyha olup Yusuf olan yanımızı kandırıyoruz, Yusuf olan kalbimizi zindana sürüyoruz.
Kim bilir; kendimizi kendimizden ayıran bir çölüz. Mecnun olup Leylâ olan yanımızı yalnız yapayalnız bırakıyoruz. Kim bilir kendi kendimizi ağlatan kocaman bir yarayız. Kerem olup aslımızı arıyoruz; bulamıyoruz.
Suların sızısından habersiz yaşıyoruz. Suların sızılarını bile fark edebilecekken, kendi sızılarımıza körleşiyoruz. Kendimizi de fark etmez hale geliyoruz. Kendimizi kendimizde yitiriyoruz. Kendi ellerimizi kendi ellerimizden çekiyoruz.
Göz göze gelemiyoruz kendimizle. Yüzleşemiyoruz.
Kendi kendimizi sokağa atıyoruz.
Kendimizi kendimizden sürgün ediyoruz.
Kendimize kendimizi çok görüyoruz.
Oysa insan olduğundan fazlasıdır her zaman.
Ama bilmiyoruz. Ama bilmediğimizi de bilmiyoruz.
Sızısız yaşıyoruz. Issız yaşıyoruz."
Senai Demirci
23 Mart 2015 Pazartesi
yağmur
Çağımın aklında plastik çiçekler açıyor,
gülüyor ve seviniyorlar buna. Oysa yağmur
durmadan yağıyor. Biz bir odanın ışığını
açana dek yağacakmış.
İki kişilik bir sessizliği buluşturana dek,
bir ritmin içinde tekrar. Yağacakmış, hayatı
oluşturana dek, tekrar.
Sık sık camdan dışarı bakıyorsun, odaların dışına
kaçıyorsun, kalmak istediğin bir yerin yokmuş,
içindeki ses kaygıyla tanıştırıyormuş seni.
Yağmur: Sessizliğiniz huzursuzluğunuzun sesi
diyormuş size. Yankılanıyormuş yağmur:
Ömrün birşey anlatıyor sana, ama sen anlamıyorsun!
Yağmur durmadan yağıyormuş
Hiçbirşey rastgele değildir.
Hiçbirşey rastgele değildir.
Birhan Keskin
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







