2 Aralık 2020 Çarşamba

avara/ Murathan Mungan

 anımsıyor musun?

bir çetemiz vardı: Vahşi Siyah Atlar
ısmarlama serserilikler yaşardık
kimselere bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi
sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak
yabancıları mahalleye sokmamak gibi
Ve bir gün gideceğimiz Amerika vardı
herkesin bir Amerika'sı vardı o zamanlar
herkes gece istasyonlarında
kendi Amerika'sını arardı

kısık ışıklı arkadaş odaları
plağın bir yüzünü kaplayan uzun parçalar eşliğinde
kendi rüyalarımıza dalar, dağılırdık
okyanuslar, gemi yolculukları, kanayan ıslıklar
ve dünyanın bütün limanları
önümüzde sessizce uzardı

Biterdi plak. Disk boşa dönerdi.
Düşlerimiz çarpıp geri dönen sulardı şimdi
Böyle zamanlarda ilk sözü söylemekten
Kaçınırdı herkes
Sonra biri usulca kalkar, herkese çay koyardı
Anımsıyor musun?

Vahşi, siyah atlardık
kentin ışıklı çöllerinde kendi izini arayan
deri ceketlerimize sığdırdığımız düşlerimiz kadar
aşık ve düşmandık
dünya acıtırdı bizi, her şey kanatır, her şey yaralardı
sevişmek çekip çıkarmazdı bizi derinliğimizden
öfkemizi dindirmezdi hiçbir şey
geceleri uyumayan çocuklardık,
otobüs garlarında uzun maceralar umar
apansız yolculuklara çıkardık
uykulu kentlere girerdik gece yarıları
ıssız ağaçlar olurdu yol kenarlarında
gökyüzünde parlak yıldızlar, her yere aynı uzaklıkta
sarhoş bindiğimiz otobüsün penceresinden
sanki bambaşka bir dünyaya bakardık
sonra saklayarak yüzümüzü birbirimizden
yumruklarımızı sıkar, sessizce ağlardık
ışığı açık kalmış pencereler, kepengi örtülü dükkanlara,
yaz bahçelerinden taşan çiçeklere,
adını bile bilmediğimiz bu kente
neye olduğunu bile bilmediğimiz bir hasretle
uzun uzun bakardık
anımsıyor musun?
ahh o gece yolculukları
bir başka kente, bir başka insan olmanın umutları
kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye
gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz
kaç yol arkadaşı?
sürüyerek götürdüğümüz dargın beraberlikleri saymazsak
ne kalıyor elimizde?
ölenler,
terk edenler,
bir de telefonları, adresleri, kendileri değişenler

vahşi siyah atlardık; yılkıya bırakıldık
içimizden kimse gidemedi Amerika'ya
kendi Amerika'sı da olmadı hiçbirimizin
yağmur aldı
rüzgar aldı
zaman aldı
o vahşi siyah atları
her şey o eski rüyada kaldı

çarpıp geri dönen düşlerimizin üstünde
çürümüş cesetleri yüzüyor şimdi vahşi siyah atların
öldükleri sahilleri kendileri de bilmiyorlar
peki, sen anımsıyor musun?

Murathan Mungan
Mırıldandıklarım

1 Aralık 2020 Salı

eba günlükleri


 Uyumuyorummm, anlatıyorum:) 

Ders için toplanmalarını bekliyorum, o arada uyanmaları için her sabah eller eller şap şap şarkısını ve hareketlerini ardından nefes egzersizi yaptırıyorum... Her biri ayrı hava çalıyor:)

İki ders sonrası:

-Öğretmenim elim ağrıyor yazamıyorum hep beraber film izleyelim mi?

-Hocam Burak erken uyanamıyor, akşama doğru dersi yapsak olur mu? (Ertesi gün öğleden sonra ders yapılır. Bu sefer başka veli, hocam büyük kızımın dersiyle zaman çakışıyor sabah daha iyiydi:)

-Öğretmenim bağlanamıyorum, giremiyoz derste misiniz? (Vatzaptan ayrı, sms ayrı yazıyor, ses kaydı ayrı gönderiyor)

-Hocam nasıl bağlanıyorduk? (Ondan önce veli grubuna bağlanma videoları defalarca gönderilmiştir)

-Hocam bedava tablet dağıtılıyormuş. Bizi de unutmayın. Telefonun interneti bitiyor, yetmiyor... (Sınıfın yarısının adı not edilmiştir)

-Hocam Mehmet ödevini yapmıyor onu biraz korkutur musunuz? Hiç bir şeyden korkmuyorum, diyor. (Canlı derste uyarırım tamam)

Kısaca uzaktan eğitimin özeti:

"Sesim geliyor muuuuu?"






26 Kasım 2020 Perşembe

Şiir Tadında Masallar- Sultan Serdar Doksöz

 


Bir masal kuşu kondu evimizin küçük odasına. Ak tenli, güleç yüzlü kızımın baş ucuna, kanatlarındaki şiir tadındaki masalları bıraktı. Bu masallarla bizde onun büyülü kanatlarında gezindik sanki..

Kalbimizden dökülen duyguların evrensel lisanı olan şiirlerle başladık yolculuklara... Başka dünyaların gizemini arayan buğday taneleri olduk. Hayal etmekten vazgeçmeyen Sena’nın rüyalarında uçtuk. Kendini sevmeyi bir türlü bilmeyen kırmızı gözlü ve büyük gözlü farklı kurbağaların, farklı olaylar yaşadıktan sonra onların olumlu bir benlik algısı geliştirmesine şahit olduk. Naif bir gelincikten, kibir ve hor görmenin insanı üzmekten başka bir şeye yaramayacağını dinledik. Kendine inanan meraklı bir uğur böceğinin, gökkuşağının renklerine ulaşan dünyasında soluklandık. Mavi Serçe’nin cesaretini, ailesine bağlılığını, oyun oynamayı çok seven Berna’nın düşsel dünyasını, ağlayan bir ceviz ağacının üzüntüsünü görmezden gelmeyen çocukların masumiyetine dokunduk...

Sevgili arkadaşım @sair_anne yi bu değerli kitapları için kutluyorum... Çocukların dünyasında yankılanacak ve iz bırakacak nice yeni masallarda buluşmayı diliyorum 💕

22 Kasım 2020 Pazar

sokak konuşmaları


Bir pazar günü, çok sevdiğimiz bir İngiliz yönetmenin filmini izlemek için sözleşmiştik. Eski film festivalinde gösterilecek, unutulmuş bir filmdi. Erkenden hazırlanıp çıkmıştım evden. Sinan, metro durağında bekliyordu beni. Metro istasyonunun merdivenlerinden çıkarken, telefonundaki sanal futbol oyununu oynuyordu. Kardeşim internetin içinde yaşıyordu, görmediği onlarca sanal arkadaşı vardı. Onu mağarasından çıkarmak büyük bir meseleydi. Uzatmalı sevgilisi Esra ile yine ayrılmışlardı. Arada benim ısrarlarıma dayanamayarak dışarı çıkıyordu. Bazen onunla Odtü Ormanı’nda yürüyüş yapıyor, zorunlu alışverişlerden sonra merkezde bir kafede kahve içiyor ve sohbet ediyorduk. Kendini böylelikle bir nebze de olsa, kalbindeki o kokuşmuş ayrılık senfonisinden uzaklaştırıyordu. Selamlaştık, saçı sakalı birbirine karışmıştı, bir dakika diyerek, elindeki telefonu sağa sola çevirerek arada atarlanarak oyununa devam ediyordu, dayanamadım:

-Haydi amaaa Etgar’ın o kitabını bulmak için Dost’a, Arkadaş’a bakacağım daha.

Elindeki telefonundan gözlerini ayırmadan yürüyor, bir yandan bana söyleniyordu:

-Söylediğin yerler birbirinden alakasız yerler. Kızılay’daki kitapçılara bakarsın yoksa da netten alırsın, bir İsrailli yazar için ne kadar paraladın kendini, haftalardır aynı konu. Püfff..

Demoralize olmadan, sakinlikle:

-Nette tükenmiş yazıyordu, hem ben kitaba dokunarak almak istiyorum. Sürekli konuşuyoruz bu konuyu, yazar ırkçılığı yapma, kullandığın bütün ürünler İsrail’in değil mi? Ne oldu, aramadı mı Esra? Bu ne sinir!

Görünen bir şeyi başkasından saklamak istercesine, soluk soluğa lafa atıldı:

- Aramadı. Bu sefer tamamen bitti, sorma artık onu bana, tanımıyorum. Yazar ırkçılığı filan da yapmıyorum. İsrail’den kaç kişi bir Türk yazarın kitabını almak için bu kadar uğraşıyor ki? Etgar Keret bu çabanı görse, yüce duygularla kucaklardı seni ahahaha...

Telefonuna kaydı sersem gözleri, atik parmaklarıyla oyun bildirimlerine yanıt verdi. Benim bu duruma söylenmeme fırsat vermeden, deri montunun cebine attı telefonu. Kalabalığın içinde büyük adımlarla tempolu yürürken devam ettim konuya:

-Uğraşıyordur belki nerden bileceksin? Etgar, evrensel bir öykücü. Hakikat sonrası kurmaca bir dünya yaratma konusunda usta bir yazar. En son Amerika’da çok kötü bir kaza geçirmiş. Ölümden dönmüş. Sonra kendi ölümünü hayal etmiş. Bunun galaksi, evren ve dünya için ne denli önemsiz bir şey olduğunu fark etmiş. Kelimelere veda edercesine yazdığı, fantezi damarı kuvvetli öyküler o kitaptakiler, o yüzden önemli, bulmam lazım, dedim heyecanla.

Çok hızlı yürüyordu hayır zihniyle koşuyordu. ‘Heyyy beklesene, botumun bağcığı açıldı,’ diye seslendim. Çömelip, sağ ayağımdaki botun bağcığını sıkıca bağladım. Arkasına döndü, bana küçük bir kafeyi işaret etti, ikimize bardakta mocha alarak çıktı kafeden. Bu ayazda sıcak kahveyi sevinçle karşıladım. Filmden önce, bakacağımız kitapçıya doğru dar sokaklardan geçerek yürüdük. Soğuk bir sonbahar gününde, kahvelerimizi duraksayarak yudumlarken, ciddi bir ses tonuyla:

- O adamın öykülerine küresel bir perspektifle baktığımda sürekli bir oryantasyon bozukluğu görüyorum, yetersiz ebeveynler ve tuhaf metaforlar, post-modernmiş, üst kurmacaymış! Bir domuz kumbarasını soykırım harcıyla kaplayan ender yazarlardan biri. Yaşantıdan çıkma öyküler, daha gerçekçi geliyor bana. Sırf kıtalar arası farklı ülkelerde çok satsın diye, özgürlük tonu katılmış pastiş öyküler yazmak; yazarın sadece kendini düşünmesi, kendi egosunu tatmin etmesi, dedi.

Etgar’a sürekli muhalif olması, hayattaki her şeye muhalif olması onun belirgin özelliklerinden biriydi. Bende onun zaaflarından yola çıkarak:

- Bence sen bu sanal oyunlarla empati yeteneğini kaybetmişsin. Peşin hükümlü olma, Etgar’ın birkaç kitabını daha okuman gerekiyor, onun ne anlatmak istediğini anlamak için. Bazen bir yazarı tam olarak tanımak için birkaç kitabını okumak gerekiyor. Bir de bir an önce, başına gök taşı düşen bir gezegen gibi ezik ezik takılmaktan vazgeç. Demode olan ayrılık acısını daha iyi şarkı yazmak için kullandığını düşünmeye başladım artık. Bob Dylan gibi sevgilisinden ayrılıp barışıp, barışıp ayrılıp Nobelli bir şarkıcı mı olmak istiyorsun? diye sordum kıkırdayarak.

Yüzünde incecik bir renk değişimi oldu, derme çatma bir gülümsemeyle:

- Ondan ayrıldığımdan beri gitarımı elime almadım yahu. Nerde yeni şarkı? Pub75’te kapandı biliyorsun. Etgarcığın bir kitabını da okuyacağım ablası, dudağını büzme hemen.

-Zaten yasta gibiydi, kimin umrunda Pub75? Kitap kara borsa oldu ahahaha

Kararsız güz güneşinin yüzümüze vurduğu, taş merdivenlerden çıkarak gürültülü Karanfil Sokağa girdik. Dost Kitabevi’ne yaklaşınca, kitapçının önündeki banka iki büklüm oturdu.

-Ben hemen kitabı sorup geliyorum, kolumdaki saate baktıktan sonra, zaten filme de yarım saat kaldı, dedim.

Başını salladı. Montunun cebinden çıkardı oyuncağını, yani telefonunu. Boşluktaydı. İnternetin onu sorgulamadan konumlandıracağı bir yer bulması gerekiyordu. Buldu.

21 Kasım 2020 Cumartesi

Le Rayon Vert, 1986

 


Jules Verne'in Yeşil Işın adlı kitabından ilham alınmış bir Eric Rohmer filmi. Verne'in bu kitabını okumadım ama listeme aldım. Filmin kahramanı Delphin, ince ruhlu, hassas bir kadın. Tam izne ayrılacakken sevgilisinden ayrılır ve sürekli kendi içine çekilme, her şeyi duygusala bağlama halindedir. Arkadaşlarının önerilerini dikkate almamaktadır. Onlar yalnızsın ve çabalamıyorsun diye atıfta bulunurken Delphin gizli gizli aşk acısı çekmeye devam etmektedir. İçindeki boşluğun faturasını kendine kesme Delphin:) Aşırı hassas ve duygusal sorunları olan kadınları erkekler sevmiyor ki :) 

Kırılgan kahramanımız tatili ailesiyle mi yoksa Paris'te tek başına mı geçirecektir? Diyaloglar çok iyi, hepimizin belli zamanlarda sorguladığımız cinsten. Güneş batarken atmosferdeki kırılmayla oluşan bir yeşil ışın varmış onu görmenin farklı anlamları varmış. Gün batımlarını farklı bir gözle izleyeceğim bu filmden sonra:)


Conte D'automne/ Sonbahar Hikayesi, 1998

Bu ara Fransız filmlerine sardım, çok seviyorumm:) Sonbahar Hikayesi  Eric Rohmer'in dört mevsim hikayelerinden biriymiş. Filmin olay örüntüsü, köyde yalnız yaşayan ve yetiştirdiği üzümlerle şarap üreten Magali isimli bir kadının etrafında gelişiyor. Çocukluk arkadaşı Isabella ve oğlunun sevgilisi Rosnie, Magali'nin şikayet ettiği yalnızlığına çözüm aramaya çalışırlar. 

Öbür mevsimlerin hikayesini de izleyeceğim, bu ara Eric Rohmer filmlerindeyim:)



16 Kasım 2020 Pazartesi

kıyı



“Yolunu arayan bir yolculuksa çıkılacak olan, heybeni doldurmak değildir yapacağın. Olabildiğince boşalt heybeni: Ben’i.

Sende ne çok şey var şimdi. O yüzden gidemiyorsun belki. Tıklım tıklımsın sen; ellerin ana baba günü. Bıraksıkı sıkıya tutmadığında seni bırakacak şeyleri.”

-Ece Temelkuran