4 Nisan 2020 Cumartesi

Sınırlar II

- 0 yorum


Öykünün Başlangıcı


Gece vakti Roza ve halası birbirlerinden kilometrelerce uzakta yataklarına uzanıp tavana bakacaklar boş boş. Herkes kendi mağarasına çekilince gündüzden kalan doğru ve yanlışların listesini yapacak. Orada, tek başına kalan yetim yeğeni ne yapıyor şu anda, şimdi? Halası bu düşüncelerden kaçacak, çift kişilik yatağın ortasında, tek başına bacaklarını genişçe açıp, yatağa iyice yayılarak uyuyacak. Uzaklardaki Roza bir cenin pozisyonunda kıvrılarak uzanacak demir ranzasında. Uzaktaki bir ressam Caravaggio ışıkları gibi bir gece diyecek ve yarım bırakacak resmini. Roza gözlerini kapatıp gündeliğin dehşetinden kaçıp, koyunları sayıyor uzun çitlerin ardına atlayan süt beyazı koyunları.

Sabah olduğunda ikisi de okula gidecekler. Biri öğretmen olarak, öteki öğrenci olarak. Halası çocuklara hayat bilgisi dersleri verecek, onların yazılarını kontrol edecek usta bir oyuncu edasıyla kaybolacak o dünyanın içinde, bitki çayını yudumlayacak. O sırada Roza, kendini kaybetmemek için mücadele edecek. Teneffüste sınıf arkadaşlarının oynadığı oyunu bilmediğini söyleyecek. Karşısındakiler yüzlerini ekşitip kimliğini bile bilmiyorsun sen diyerek uzaklaşacaklar yanından. Roza o kızların seslerini duyuyor:

Kimliğini/ bile/ bilmiyorsun!

Roza insanların dünyaya çizdikleri keskin ve acımasız sınırları görmeye başlıyor. Her geçen gün içine işleyen zalimlik, soğukluk ve karanlık. Her şeye rağmen toparlanmayı, ayağa kalkmayı, yeri geldiğinde karşı koymayı öğrenmesi gerekiyor. Omuzlarına ağır bir yük gibi oturan kelimelerin gücünü düşünüyor. Halası insanların dikenli tel örgülü sınırlarıyla yaşamayı çok önceden öğrenmiş. Kimliğini her yerde taşımaktan kaçmamış.

Öğretmen öğrencilere en sevdikleri ağacı çizmelerini söylüyor. Mutluluktan titreyen elleriyle Roza kırmızı boya kalemlerine uzanıyor. Kırmızı spiral şeklinde boydan boya uzayan akça ağaçlar sıralıyor beyaz kağıtta. Bahçelerindeki kırmızı akça ağaçlar onlar. Bir anda sıralar arasında dolaşan öğretmenin sesi yükseliyor:
-Hayır Roza, gerçek bir şey çiz, hayali değil!




Devamı >>

3 Nisan 2020 Cuma

Sınırlar I

- 0 yorum


Halasının elinde spatula, tavadaki krebi ters çeviriyor. Hemen yanında halasının gölgesiyle beraber hareket eden ışığın çizgisinde duran Roza, büyük resim defterine eğilmiş, gökyüzündeki spiral bulutlara benzeyen bahçelerindeki koca kırmızı yapraklı akça ağaçlardan çiziyor. Arada sırada “Na na nana na life is life” diye şarkı söylüyor. Şarkının nakarat kısmı çok hoşuna gidiyor. Halası krep tavasında göz göz olmaya başlayan krepleri ters çevirirken gülen bir yüzle “Labadab dab dab life” diyor.

Roza buradan gidecek, kendine tek yakın aile ferdi olan halası sık sık yaptığı gibi balkon demirinin ardından uzaktaki vadiden yükselen derin sis bulutlarına bakacak. Günler geçecek, bahçedeki ağaçların çiçekleri yerde kırmızı bir örtüye dönüşecek. Halası işe giderek, arkadaşlarıyla buluşarak, okulundaki haylaz çocukları eğiterek günlerini geçirirken; yanında onun gölgesinde resim yapan yeğenine olan özleminin dinmesi birkaç haftasını alacak. Roza’ya gelince, o yeni yetme kız, uzaklarda, başka bir memlekette halasının gölgesini arayacak. İkisi de farkında olmadan bu şekilde bile yan yana olacaklar. Çünkü ikisi ışık ve anılardan örülmüş karmik bir bağla bağlılar birbirlerine. Eğer mekan ve zamanda bir seyahat edebilselerdi, o krebi çeviren toplu el ile kırmızı renkli boya kaleminin hışırtısını çıkaran küçük ellerin peşine düşerlerdi.

Roza halasının bir elmayı andıran vücuduyla tarihi sokaklarda telaşla ve kendinden emin bir şekilde yürüdüğünü hayal edecek, hayal edecek. Çünkü onu unutmamanın başka yolu yok. Halasının sıklıkla giydiği gri süet ayakkabılarını, aynı renkteki fularını düşünecek ve yalnızlığı gittiği yatılı okulda kendisine çok ağır gelecek.

Roza buradaki arkadaşlarının adına takıldıklarını, bu adın bir Kürt adı mı yoksa bir yabancı adı mı diye sorduklarını ona söylemeyecek. Telefonun öteki ucundan yemeklerin yenilemeyecek kadar kötü ve tatsız olduğunu, öğünleri çoğunlukla bisküvi ve süt ile geçirdiğini, arkadaşlarının taşradan sürüklenen kimliğiyle ona ön yargılı olduğunu ve yalnız kaldığını söylemeyecek. Ama telefonda birbirlerine nasılsın diye soracaklar, havalar soğumaya başlamıştır, üşütme, kendine iyi bak diyecekler. Bu sözler aralarındaki hasreti bitirmeyecek, kısa ve öz cümlelerin ardında saklayacaklar kederlerini...

DEVAM EDECEK...








Devamı >>

1 Nisan 2020 Çarşamba

Harold&Maude,1971

- 2 yorum


Harold, yirmili yaşlarda zengin bir ailenin ölüm takıntısı olan bir oğludur.
Evde sürekli ölüm provaları yapmaktadır. Mezarlıkları ziyaret etmektedir.
Bu ziyaretlerinin birinde yetmişli yaşlarda olan Maude ile tanışır.
Maude ile aralarındaki arkadaşlık farklı bir yolculuğa sürükler onları.
İki tutunamayanın yaş sınırına takılmadan yaşadıkları bu keyifli hikaye çok iyiydi :) Cat Stevens müzikleriyle üstelik!



Küçük İsviçre, 2019


William Tell’in oğlunun mezarı Bask bölgesindedir.
Bu mezarın bulunmasından sonra kasabanın halkı İsviçre’ye katılmak için elinden geleni yapacaktır.

Peki başarılı olacak mıdır?

Devamı >>

31 Mart 2020 Salı

İkinci Fragman

- 2 yorum


Öykünün başlangıcı


Acilde kolumu askıya aldılar, ilaç yazıldı, doktor ameliyata gerek olmadığını söyledi. Evden günlerce dışarı çıkamadım. Okula gidemedim. Bu talihsiz olayın ardından bir ortopedi uzmanına gittim. Yaşlı ve güleç bir adamdı doktorum. “İyileşiyorsun, iyisin kızım” derdi. Zaman bütün kırıkları, yaraları geçirecek bir güçteydi görüyordum.

Gelecekle ilgili uçuk pembe hayallerimden kaçamıyordum. Bazen de sınıftaki sıra arkadaşım Toprak’ı düşünüyordum. Onunla gökyüzünde uçtuğumuzu ve bulutların üzerinde kalan güneş tanelerini bulma oyunu oynuyorduk.  Arkadaşlığımız ilk zamanlar çok iyiydi. Beni düşünüyordu, benim ödevlerime yardımcı oluyordu. Fakat sonra onunla vakit geçirdikçe hayatıyla ve kendiyle ilgili bana yalan söylemeye başladığını fark ettim. Bu yalanları uzun uzadıya anlatacak değilim. Bir gün dayanamadım, yalan söylediğini yüzüne karşı söyledim. O da beni suçlamaya ve bu arkadaşlıkta otorite figürünü kaybetmek istemediğini çok açık bir şekilde hissettirdi bana. Karşısındaki savunmasız sevgi gösteren beni iyi tanımış olmalı ki, bana ezikmişim gibi davrandı. Onu suçladığım için, suçladı beni. Rahatsızlık duyduğum durumun ne olduğunu düşünmedi bile, sadece onu açık yüreklilikle suçlamama takıldı. Basmakalıp biriydi o, kaçan kovalanır gibi klişelerin yeni büyüttüğü sıradan bir çocuktu. Bana yaşattığını umursamadan bir anda hayatımdan uzaklaşarak kendini önemli hissettirme derdine girmişti. Herkes kendini bir yere dayandırarak yaşıyordu bu hayatta. O yalnızca kendine dayanmak istiyordu.

Bazen keşke bu tuhaf arkadaşımdan ve bana yaptıklarından bahsedebileceğim biri olsa diyorum. Fakat bir kalp kırıklığını birine anlatmak istiyorsanız onu çok iyi betimlemeniz gerekir. O birine, kırılan kolunuz gibi, “aha işte bak kalbimi, tam buradan kırdı diyemezsiniz.” Bunun yerine o birini iyice inandırmanız gerekir. Biliyorum şimdi kendini kutsal biri olarak gören bir kızın bu konuda derdi olmamalı diyorsun. Haklısın. Gizli güçleri olan insanların da farklı kalp sorunları oluyor işte.

İçsel gücünün farkında olan biri, gürültünün ve kalabalığın önünde durabilmeli, kalp kırıklığını herkese duyurabilmeli. Oysa ben Toprak’ın silik yüzünü, geride kalan sararmış bir zamanda gördüğümde ve bana yaptıklarını düşündüğümde sadece ağlıyorum. Sanki bir çocuğun oyunu yarıda bölünüyor, heyecanı, coşkusu uçup gidiyor. Biliyorum peygamberler de ağlarmış. Ama sonra hayatlarına kaldıkları yerden devam ederlermiş. Kendi gökyüzümde güneşim tutuluyor ve karanlıkta da görmeyi iyi biliyorum. Ama bu hüznün gözlerimde büyümesini istemiyorum.






Devamı >>

30 Mart 2020 Pazartesi

Birinci Fragman

- 0 yorum

Anneanneme, “ben peygamber olmak istiyorum,” dedim.
-“O nasıl olacak ki?” dedi alaycı bir gülümsemeyle. Un helvasını tahta kaşıkla kendinden geçercesine karıştırmaya devam etti. Mutfak masasında ödevimi yaparken kullandığım kalemi elimde çevirip durdum:
-“Dünya ile ilgili farklı fikirlerim ve evrenin karmaşık enerjisiyle ilgili mistik güçlerimin olduğunu düşünüyorum.”
Anneannem, “bunlar derin mevzular, sen büyüdükçe fikirlerin de hayallerin de değişecek kuzum, haydi tut şu tabağı içeriye geçelim, dizi bitmek üzere.”


Uzun kestane rengi saçlarım ve çekik gözlerim var. İnsanları çok iyi dinlerim ve onlara yardımcı olmayı severim. Herkesin avaz avaz kendinden başka bir şey konuşmadığı bu karmaşık zamanda, dinlemek bana göre, çok özel bir davranış. 
Geçen sabah, kahvaltıda anneme, “saçlarımın okşanmasını çok seviyorum. Sevdiğim insanların başımı okşaması için izin verir misiniz?” diye sordum. Çünkü hala onların doğallığımı bozmadığı bir yaştaydım. Böyle aptal sorular sormak için başıma küt diye vurulacak sert tavırlarla henüz tanışmamıştım. Onlara benzeme hızını zorlayan bir ergen tam anlamıyla baş belasıydı. Bende bunu çok iyi başarıyordum. Sonra ikisi de yetişkinlerin çözümsüz kaldıkları bir durumda her zaman yaptıkları gibi birbirlerine tuhaf tuhaf baktılar. Onların bu önce sessiz, sonra gürültüye varacak tedirgin bakışlarında kalakaldım. Boş boş bakışmalar, içinden konuşmalar, gittikçe uzayan ah o kasvetli dakikalar! Annem boğazını temizledi, “yakınların dışında birilerinin saçlarını okşaması, seni o denli yakından sevmesi doğru değil. Bu konuyla ilgili geçmiş yıllardan beri konuşuyorum seninle Elif. Bunu kasıtlı yaptığını düşünmek istemiyorum. Lütfen.” 


Bir peygamber olursam bu fani isteklerden de vazgeçerdim ben, çok derinden hissediyordum bunu. Annemin bu konuyu daha fazla uzatmaması için konuyu değiştirdim, “balıklarıma büyük bir akvaryum alalım. Bu ufak fanus onlara dar geliyor. Geçenlerde şapşik Kafka ölü taklidi yaparak beni nasıl korkuttu bir bilseniz! Gizli enerji okuma kitabıma göre turuncu Kafka yerini dar buluyor.”


Bazen gökyüzünde uçtuğumu hayal ediyorum. Bir hayalci olmak iyi bir şey değil diyor, en yakın arkadaşım Belçim. Ama düz tutarlılık da insanın doğasına aykırı! Onunla ödev yaparken daldığımda dürtüyor kolumu, yine mi uçtun Elif? diye uyarıyor. Geçen gün okul çıkışı merdivenlerden aşağıya inerken kolumun üzerine düştüm ve kolumu kırdım. Bu nasıl bir acı anlatamam! Nöbetçi öğretmen, sonra annem ve babam büyük bir telaşla yetiştiler yanıma...

DEVAM EDECEK...

DİPÇE: Bu yazı egzersizlerini öykücü arkadaşlarımla yapmaya başladık. Konu, arkadaşlık. Dünya edebiyatındaki öykücülerin tarzıyla yazmaya çalışıyoruz:) Sevgim üzerinize olsun..




Devamı >>

27 Mart 2020 Cuma

Heal/ Şifa, 2017

- 9 yorum

Kronik ya da otoimmün acı içinde yaşayan herkesin izlemesi gereken bir film. 
Bu yolculuk bizi inançlarımızın, düşüncelerimizin ve duygularımızın;sağlık ve şifa yeteneğine büyük bir etkisi olduğunu keşfettiğimiz bilimsel ve ruhsal aleme götürüyor.
Duyguların baskısı, travmalar ve yaralı çocukluklar...
Kuantum fiziğinin, tıbbın düşünmediği görünmez güçlerin aslında her şeyi kontrol eden birincil güçler olabileceğini sorguluyor.
Gerçek şu ki, sağlığımız ve hayatımızı düşündüğümüzden fazla kontrol ediyoruz. Bu kontrolün etkisini farklı hikayeler ve farklı uzmanlarla bir araya getiriyor belgesel film, Şifa...
Ruh ve beden için farklı bir anlayış kazandırıyor...


The Pursuit of Happyness/ Umudunu Kaybetme, 2007

İşinde farklı sorunlar yaşayan Chris, maddi açıdan zor zamanlar geçirmektedir.
Eşi bu sıkıntılara dayanamaz ve oğullarını Chris'e bırakıp onu terk eder.
Küçük bir çocukla, sevgi ve umut dolu bir babanın zorlu yolculuğu gerçekten ilham verici :)


"Bir daha kimsenin sana bir şeyi yapamayacağını söylemesine izin verme, benim bile.
Bir hayalin varsa peşini bırakmamalısın. İnsanlar kendilerinin yapamadıkları şeyleri senin de yapamayacağını söyler.
Bir şeyi istiyorsan peşini bırakma!.
Git ve al!. O kadar!.."



everythings gonna be alright!


Devamı >>
 
Copyright © 2010-2014. maviye iz süren - Konular · Yorumlar
Düzenleme: Ferhat Bayram