22 Kasım 2020 Pazar

sokak konuşmaları


Bir pazar günü, çok sevdiğimiz bir İngiliz yönetmenin filmini izlemek için sözleşmiştik. Eski film festivalinde gösterilecek, unutulmuş bir filmdi. Erkenden hazırlanıp çıkmıştım evden. Sinan, metro durağında bekliyordu beni. Metro istasyonunun merdivenlerinden çıkarken, telefonundaki sanal futbol oyununu oynuyordu. Kardeşim internetin içinde yaşıyordu, görmediği onlarca sanal arkadaşı vardı. Onu mağarasından çıkarmak büyük bir meseleydi. Uzatmalı sevgilisi Esra ile yine ayrılmışlardı. Arada benim ısrarlarıma dayanamayarak dışarı çıkıyordu. Bazen onunla Odtü Ormanı’nda yürüyüş yapıyor, zorunlu alışverişlerden sonra merkezde bir kafede kahve içiyor ve sohbet ediyorduk. Kendini böylelikle bir nebze de olsa, kalbindeki o kokuşmuş ayrılık senfonisinden uzaklaştırıyordu. Selamlaştık, saçı sakalı birbirine karışmıştı, bir dakika diyerek, elindeki telefonu sağa sola çevirerek arada atarlanarak oyununa devam ediyordu, dayanamadım:

-Haydi amaaa Etgar’ın o kitabını bulmak için Dost’a, Arkadaş’a bakacağım daha.

Elindeki telefonundan gözlerini ayırmadan yürüyor, bir yandan bana söyleniyordu:

-Söylediğin yerler birbirinden alakasız yerler. Kızılay’daki kitapçılara bakarsın yoksa da netten alırsın, bir İsrailli yazar için ne kadar paraladın kendini, haftalardır aynı konu. Püfff..

Demoralize olmadan, sakinlikle:

-Nette tükenmiş yazıyordu, hem ben kitaba dokunarak almak istiyorum. Sürekli konuşuyoruz bu konuyu, yazar ırkçılığı yapma, kullandığın bütün ürünler İsrail’in değil mi? Ne oldu, aramadı mı Esra? Bu ne sinir!

Görünen bir şeyi başkasından saklamak istercesine, soluk soluğa lafa atıldı:

- Aramadı. Bu sefer tamamen bitti, sorma artık onu bana, tanımıyorum. Yazar ırkçılığı filan da yapmıyorum. İsrail’den kaç kişi bir Türk yazarın kitabını almak için bu kadar uğraşıyor ki? Etgar Keret bu çabanı görse, yüce duygularla kucaklardı seni ahahaha...

Telefonuna kaydı sersem gözleri, atik parmaklarıyla oyun bildirimlerine yanıt verdi. Benim bu duruma söylenmeme fırsat vermeden, deri montunun cebine attı telefonu. Kalabalığın içinde büyük adımlarla tempolu yürürken devam ettim konuya:

-Uğraşıyordur belki nerden bileceksin? Etgar, evrensel bir öykücü. Hakikat sonrası kurmaca bir dünya yaratma konusunda usta bir yazar. En son Amerika’da çok kötü bir kaza geçirmiş. Ölümden dönmüş. Sonra kendi ölümünü hayal etmiş. Bunun galaksi, evren ve dünya için ne denli önemsiz bir şey olduğunu fark etmiş. Kelimelere veda edercesine yazdığı, fantezi damarı kuvvetli öyküler o kitaptakiler, o yüzden önemli, bulmam lazım, dedim heyecanla.

Çok hızlı yürüyordu hayır zihniyle koşuyordu. ‘Heyyy beklesene, botumun bağcığı açıldı,’ diye seslendim. Çömelip, sağ ayağımdaki botun bağcığını sıkıca bağladım. Arkasına döndü, bana küçük bir kafeyi işaret etti, ikimize bardakta mocha alarak çıktı kafeden. Bu ayazda sıcak kahveyi sevinçle karşıladım. Filmden önce, bakacağımız kitapçıya doğru dar sokaklardan geçerek yürüdük. Soğuk bir sonbahar gününde, kahvelerimizi duraksayarak yudumlarken, ciddi bir ses tonuyla:

- O adamın öykülerine küresel bir perspektifle baktığımda sürekli bir oryantasyon bozukluğu görüyorum, yetersiz ebeveynler ve tuhaf metaforlar, post-modernmiş, üst kurmacaymış! Bir domuz kumbarasını soykırım harcıyla kaplayan ender yazarlardan biri. Yaşantıdan çıkma öyküler, daha gerçekçi geliyor bana. Sırf kıtalar arası farklı ülkelerde çok satsın diye, özgürlük tonu katılmış pastiş öyküler yazmak; yazarın sadece kendini düşünmesi, kendi egosunu tatmin etmesi, dedi.

Etgar’a sürekli muhalif olması, hayattaki her şeye muhalif olması onun belirgin özelliklerinden biriydi. Bende onun zaaflarından yola çıkarak:

- Bence sen bu sanal oyunlarla empati yeteneğini kaybetmişsin. Peşin hükümlü olma, Etgar’ın birkaç kitabını daha okuman gerekiyor, onun ne anlatmak istediğini anlamak için. Bazen bir yazarı tam olarak tanımak için birkaç kitabını okumak gerekiyor. Bir de bir an önce, başına gök taşı düşen bir gezegen gibi ezik ezik takılmaktan vazgeç. Demode olan ayrılık acısını daha iyi şarkı yazmak için kullandığını düşünmeye başladım artık. Bob Dylan gibi sevgilisinden ayrılıp barışıp, barışıp ayrılıp Nobelli bir şarkıcı mı olmak istiyorsun? diye sordum kıkırdayarak.

Yüzünde incecik bir renk değişimi oldu, derme çatma bir gülümsemeyle:

- Ondan ayrıldığımdan beri gitarımı elime almadım yahu. Nerde yeni şarkı? Pub75’te kapandı biliyorsun. Etgarcığın bir kitabını da okuyacağım ablası, dudağını büzme hemen.

-Zaten yasta gibiydi, kimin umrunda Pub75? Kitap kara borsa oldu ahahaha

Kararsız güz güneşinin yüzümüze vurduğu, taş merdivenlerden çıkarak gürültülü Karanfil Sokağa girdik. Dost Kitabevi’ne yaklaşınca, kitapçının önündeki banka iki büklüm oturdu.

-Ben hemen kitabı sorup geliyorum, kolumdaki saate baktıktan sonra, zaten filme de yarım saat kaldı, dedim.

Başını salladı. Montunun cebinden çıkardı oyuncağını, yani telefonunu. Boşluktaydı. İnternetin onu sorgulamadan konumlandıracağı bir yer bulması gerekiyordu. Buldu.

5 yorum:

  1. Okuyunca beni bir Ankara özlemi tuttu:)

    YanıtlayınSil
  2. Güzel bir öykü:) Elinize sağlık. Öykünün bana en zor gelen yanı başı ve sonu sanırım. Siz bunu gayet güzel başarmışsınız.

    YanıtlayınSil
  3. Çok akıcı, ilgi çekici... Ankara'daki hayatı hep merak etmişimdir :)

    YanıtlayınSil
  4. Ben de yürüdüm o sokaklarda sanki :)

    YanıtlayınSil