30 Aralık 2015 Çarşamba

dilek

- 14 yorum

yere düşen bir kar tanesi gibi beyaz kalsın düşlerin,
ellerin hep sıcak elleri tutsun,
küçük çocuklar ölmesin,
güneşin sarısı yayılsın ruhuna onun gibi sıcak kalsın,
oynaştığın sözcüklerin güzel bir nehrin çağıltısı gibi aksın, ferahlık bıraksın kalplere,
yeterince sevilmediğini düşünme daha çok sev,
dilerim tüm bunların farkına varmanı sağlayan sağlığın hep yerinde olur...

İyi seneler...
Devamı >>

28 Aralık 2015 Pazartesi

son

- 10 yorum


düşürmeyecek son damlasını kül rengi bulut
ay ışığının gölünde gezinmeyecek zarif kuğular
yine yıldızsız gece olacak düşlerinin eşiğinde

son'a bir gün daha yaklaşırken…
Devamı >>

27 Aralık 2015 Pazar

olmamış çocuklar

- 18 yorum

Karlı bir yolun sonuna kanlı izler bırakarak vardı. Akıttığı kanların sonunda mecali kalmadı, ayakları dermanını yitirdi. Yolun sonunda kuzgunlar havalandı sisli göğe doğru. Kimsecikler yoktu ortada. Meleklerin dünya elçisi de yoktu.

Kuzgunların havalanıp dağıldığı yerlerden bir ses geliyordu. Tiz, açılmamış bir çocuk sesi. "Anne, anne" diyordu. Takati kalmayan, benzi soluk, kumral saçlı kadın bir sağa, bir sola bakıyordu. Ses vardı ama kimse yoktu. "Nerdesin çocuk, seni görmek istiyorum" dedi kadın. Ağzı oynuyor ama sesi çıkmıyordu. "Anne bizi göremezsin, biz doğmamış çocuklarız, çocuklarız, çocuklar, ço-cukkk" sesler yükseldi, birbirine karıştı. Kadın gözlerini kapadı, yığıldı olduğu yerde.

Uyandığında unutulmuş bir hastahane odasının en üst katındaki yatağında düş gördüğünü fark etti. Kanaması artmıştı. Verilen kan üniteleri de kendine gelmesine yetmemişti. Olmamış çocukların içli türküsü ise ağır ağır yükseliyordu yüreğinden. Pencereden binaların arasında oynaşan güvercinlere baktı. Yanında refakatçi olarak kalan annesi çay almak için kantine inmişti. Gözleri dolu dolu yatakta kıvranırken Kadriye Hemşire elinde tansiyon aleti ile kapıyı tıklatıp girmişti içeri. "Yine mi ağlıyorsun, yeter kendini heder ettiğin" dedi. Göz yaşlarını silmesi için kağıt mendil uzattı. Tansiyonunun normalleştiğini, yüzüne renk geldiğini ve her şeyin daha da iyi olacağını söyledi. Zorla gülümseyen yüzünden sildi yaşlarını ve uyumaya çalıştı yeniden. Her gözünü kapattığında "Anne, anne" sesini duyuyordu, kendi annesinin odaya girmesiyle doğruldu yatağından.

Sonra, herkes gibi bir düşün içinde olduğunu anladı. Düşün içinde yaşadığı su yeşili düş hengamesinden uzaklaşabilmek için dümdüz, anlamsız, çıkıntısız anlar yaşamalıydı. Sadece yaşamak için yaşamalı, unutmalıydı bazı yaşanmışlıkları, bazı düş kırıklıklarını. Her şeyden önce sıhhati yerinde olmalıydı. Sonra, oluşturduğu hiç bir şeye ait olamadı o, tıpkı hayatta kurduğu yalancı dünyalar gibi.
Devamı >>

20 Aralık 2015 Pazar

izlediğim filmler

- 24 yorum

1) Lars and the Real Girl-Gerçek Sevgili, 2007
Yönetmen: Craig Gillespie
Oyuncular: Ryan Gosling, Patricia Clarkson, Emily Mortimer..
Tür: Komedi, romantik
Ülke: Kanada, ABD

Babası öldükten sonra abisiyle ortak hakkı olan bir evin garajında tek başına yaşayan Lars, insanlardan uzak duran biridir. Karin ve Gus onun bu durumuna üzülmektedirler. Ancak kısa bir süre sonra Lars'ın internetten sipariş verdiği plastik bir kadının eve gelmesiyle hayatlarının akışı değişir. Ruhsal açıdan yaşanan olumsuz bir durumun yansımalarının farklı bir şekilde aktarıldığı filmi beğendim :)


2) Nightcrawler-Gece Vurgunu, 2014
Yönetmen: Dan Gilroy
Oyuncular: Jake Gyllenhaal, Rene Russo, Riz Ahmed..
Tür: Gerilim, dram
Ülke: ABD

Lou Bloom kariyer peşinde koşan hırslı bir adamdır. Kariyeri uğruna giriştiği her işte zekasını kendi lehine sınır tanımadan kullanır. Çok hırsın çok olumsuz sonuçlar doğurabileceğini doğruluyan bu film, pek tarzım olmasa da merakla izlediğim bir film oldu :)


3) Rosemary's Baby-Rosemary'nin Bebeği, 1968
Yönetmen: Roman Polanski
Oyuncular: Mia Farrow, John Cassavetes, Ruth Gordon..
Tür: Korku, dram, gerilim
Ülke: ABD

Pek tanınmamış bir aktör olan Guy ve karısı Rosemary, Newyork'ta yeni bir daireye taşınırlar. Oturdukları apartmanda yaşayan yaşlı Castavet çifti ile samimi olmaya başlarlar. Bu samimiyetin sonunun çok korkunç bir yere vardığını en son Rosemary öğrenir. Ölmeden önce izlenmesi gereken film listesinde yer aldığı için izlemeye başlayıp bırakamadığım film hiç tarzım değildi :)

Mutlu pazarlar...


Devamı >>

13 Aralık 2015 Pazar

ilk buluşmalar

- 20 yorum

"Birlikte olduğumuz her an
bir şölendi, newroz şenlikleri gibi,
koca dünyada bitek ikimize. Sen
pervasız ve hafiftin kuş kanadından bile,
bir rüzgar gibi inerdin merdivenlerden
ikişer ikişer aşıp basamakları, bir çırpıda
nemli leylakların arasından kendi
topraklarına alırdın beni, aynanın öte yanına.

Gece olunca haz bahşedilirdi bize
açılırdı kutsal kapıları tapınağın
karanlıkta ışıldar, ağır ağır
aramıza uzanırdı çıplaklığımız.
Uyanınca varlığına şükrederdim, yine de bilirdim
minnettarlığımın karşılıksız kalacağını. Sen
uyurdun ve o göksel mavilikleriyle
okşayabilmek için kirpiklerini, masadan üzerine eğilirdi leylaklar,
o mavilikle okşanan kirpiklerin
dingin olurlardı ve ellerin hep sıcaktılar.

Nehirler çağıldardı elindeki kadehin içinde,
dağların başı dumanlanırdı,
yakamoza boğulurdu denizler,
sonra sen elinde o camdan atmosfer,
tahtında uyuyakalırdın
ve Aman Allahım!, sen yanımdaydın.
Uyanırdın ve biçim alırdın,
insanların her gün söylediği sözcüklerin,
ağızlardan taşan şen şakrak
sözlerin biçimini alırdın; ve sen kelimesi
yeni anlamına bürünürdü: artık “çar”ımdın.
Seninle tüm alem başka bir şeye dönüşürdü,
sıradan şeyler bile biçim alırdı bir anda,
her şey; testimiz, kadehler -nöbetçi
gibi dururken aramızda ve bir biçim alırdı
o durgun sıvı, katman katman lakin çetince.

Sürüklenirdik, nereye olduğunu bile bilmeden,
ve seraplar misali;
masalsı şehirler açılırdı önümüze
ayaklarımızın altına serilirdi kuzu kulakları,
kuşlar aynı rotayı izlerdi bizimle
akıntıya karşı yüzerdi balıklar nehirde
ve gökyüzü gözlerimizin önüne sererdi her şeyini.

Bunlar olurken, kader hiç bırakmazdı peşimizi,
elinde usturasını bileyen o manyak hep izlerdi bizi."


Arseni Tarkovsky

   Tarkovsky'nin Ayna filminde geçen bu dizeleri hoşuma gitti...
Devamı >>

10 Aralık 2015 Perşembe

yarım kalan şiirler defteri

- 14 yorum

Güneşin kabuk bağlatmış yaralarından geliyorlardı.
Yazmışlardı içlerinde kalanları boş sayfalara, unutulmasın diye.
Sessiz sedasız bakan dilek ağaçlarına dilekler asmışlardı.
Gün kaybolurken, ıssızlıklarına farklı seslerinin donuklaştırdığı mumlar yakarlardı.
Ay yalancıydı, ışık vermezdi. Kayıptı yıldızlar, ürkekti kuşlar...
Usul usul tünemişlerdi bir akşam kıyısına...
Yalandan oluşturdukları bir denizin berisine beyaz bir masa, dört sandalye atmışlardı.
Kaçıp yuvalarından fırlayan acı kelebeklerinin dokunuşlarından, sığınırlardı o kıyıya.
Birlikte örterlerdi, kalplerinin üşüyen taraflarını.
Yalnız değiliz, derlerdi.

Kıpırtısız, soğuk bir akşam üstüydü.
Rüzgarları dinmiş, gözleri dalmıştı.
Ansızın gür sesli olanı böldü suskunluğu.

'Hiç bir şeye bağlanmamalı insan', dedi.

Diğer üçü gözlerini kaldırıp baktılar ona.
Hiç bir şey söyleyemediler..
Masada dört kişi… 
Her günü bir arada geçen, hayatın doğasındaki yabanıl ağrılardan kaçan ve bir araya gelmek için mazeretler üreten dört kişi…
Dört fincan kahve ve vazoda tebessümlü bir günden kalan kurumuş çiçekler.. 
Derinlere sızan ve abanılan sevgilerin ardından kapanmayacak boşlukların soğuk iniltisi… 
Eşyalar toplanacak, gözler dolacak ve hayatın üstü kalsınları başka bir yerde aranacak… 
Hayat bir arayış ve bağlanılan sevgilerin ardından kapanmayacak bir boşlukta yeniden var olmaya çalışmak… 
Batık bir gemiyi yeniden doğrultmanın zorsunan sabahlarına uyanmak…

Biri eksilecek içlerinden, bir şiir yanığı kokusu saracak her yanı…
Kalacaklar kara kış gününün perdeli sesinde…
Burada, işte tam da bu amansız ayrılıkların imlasında...
Soğuk bir kırılma başlayacak…
Gövdelerini saran paltolar ısıtamayacak üşüyen kalplerini...

Şairin dediği gibi:
“Ömrümüz ayrılıklar toplamıdır
Yarım kalan bir şiir belki de…”



Devamı >>

6 Aralık 2015 Pazar

Tehlikeli Oyunlar - Oğuz Atay

- 30 yorum

"Demek ki, yolda durmak mümkün olmuyordu; böyle bir hürriyet yoktu. Sadece sürüklenme kalabalığın akışına kapılma hürriyeti vardı."

'İyi yaz bakalım: Gerçek, başkalarının bize uygulamaya çalıştığı tatsız bir ölçüdür.'' Birimi var mı Hikmet Amca ?''Birimi insandır'


"Herkesin, kendi evinde, kendi dünyası kurulmalıydı. Ancak kendi dünyasını kuramayanlar, başkalarının evlerine koşarlardı. Milyonlarca krallık kurulmalıydı: Aralarında yalnız diplomatik ilişkiler bulunan milyonlarca bağımsız ülke."


'Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan, bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım.
Kelimeler... Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor."


"Zor olan acının şiddeti değil, sürekliliği.."


"Bir yaşantıyı tam bitirmeli. Hiçbir iz kalmamalı ondan. Yeni yaşantılar için yeni yaşantılar için. Bunu önceden bilseydim, yaşantı milyoneri olmuştum."


“Kendinden veriyorsun ve durmadan eksiliyorsun. Oysa bazı insanlar oldukları gibi kalarak elde ederler istediklerini…”


Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar'ın yazımını 26 Mart 1973 yılında tamamlamış. Okuduğum kitap ise, İletişim Yayınları'nın 1984 yılındaki ikinci baskısı ve on sekiz bölümden oluşuyor.

Tehlikeli Oyunlar'ın olay örgüsü, betimlediği çevre, ele aldığı problemler ve bütün bunları okura iyi bir şekilde aktarmak için seçilen anlatım teknikleri son derece başarılı. Yazarın insanların oyunları adını verdiği bölümlerde de, oyun içinde oyunun kullanıldığı tekniğin iyi bir şekilde kullanıldığını görürüz.

Oğuz Atay'ın kahraman olarak seçtiği "düşünen insan"ı; ne tam anlamıyla toplumun bir parçası olur, ne de büsbütün toplumdan yalıtabilir kendini. Arada kalmışlık diye ifade edebileceğimiz bir durumdadır. Tasvir edilen toplum, doğu-batı, eski-yeni, düş-gerçek, duygu-düşünce, kadın-erkek gibi çatışmalardan ileri gelen büyük bir kargaşanın içindedir.

Romanın kahramanı Hikmet Benol, süregelen kargaşanın içinde gerçek arayışına girer. Toplumca gerçeklerle ilgilenmek tehlikeli sayıldığı için, o da gerçeklerle oyun oynarmış gibi yapar. Tıpkı günümüz insanının her konuda -mış gibi yaşadığı gibi. "Düşünen İnsan" profili böylelikle "oynayan insan"a dönüşür. Shakespeare'in, "Bir sahnedir bütün dünya" tespitini doğrular. Hikmet Benol, Hüsamettin Tanbay, Nurhayat Hanım, Sevgi, Bilge bu oyunun farklı boyutlarına uzanan temsili oyuncularıdır. Batıyı özümseyemeyen kent soylu aydın Hikmet, esasında o zaman insanın problemlerinin bir yansımasıdır. Kadın erkek ilişkilerinin, duygusal tepkilerinin bir dışa vurumudur. Hikmet, Sevgi ile yaşarken sevgisiz, Bilge ile yaşarken bilgisiz bir haldedir. Bu, parça parça olan benlik toparlanmayı bilemez bir türlü. Onun tabiatında her şeye, her duruma bir karşı koyuş vardır sanki. Ne yapsa da kendini aşamaz. En sonunda yinelediği ölüm olgusu, hayatının seyrini çevirir.

Godard'ın Serseri Aşıklar filminde, bir yazarla yapılan bir görüşmede, yazar son isteğinin ölümsüzleşmek ve ölmek olduğunu söyler. Oğuz Atay'ın kahramanları da ölerek ölümsüzleşmek ister gibidirler.

Devamı >>

5 Aralık 2015 Cumartesi

karınca yuvaları

- 20 yorum

Ayaza çalan bir sabahın kapısını gıcırdatıyordu zaman. Eskimişlik hissi, kaybolmaya yüz tutmuş çabalayışların dışa dönük yüzüne vuramayan bir ah’lar senfonisi…

Elinde kalan dünden aşırdığı, başkalaştırmaya çalıştığı hayatın, buğulu aynalara yansıyan soğuk görüntüsü. Yürürken ardında bıraktığı ekmek kırıntılarına gelmeyen kuşların insafsız terk edişleri. Kıyımları meşrulaştıran bir azizin donuklaşan, heykelleşen gri duruşu…

Sert kayaları çoktan aşındırdı dalgalar. Zülüf gibi dökülen mısraları aşındıramadı acılarını. Acılarına alıştı belki de. Onların içinde beliriyordu, var oluş. Hiç kimsenin hiçbir şeyi olamayanların, katmanlaşmış kederlerinin mevsiminde büyüyordu. Kuzguni renkteki bir acının kıvrımlı yollarında koşamayan yılkı atları ve karanlığın iç çekişlerinde yiten kumrular… Kısa ömürlü bir fotoğrafını çek deseler, bunları hayal et derdi sana… Hayal et, oyunların içinden uzakta beyaz harfli bir hayale sarmaşık gibi sarıl… Dinmez yoksa gece ağrıları, susmaz yine uğursuzluk bırakan gece baykuşları… Geceyi silmeye çalışan unutkan mum gölgeleri...

Daha başka, daha başka bir yere sıkıştırmalı hayatı... Küçücük bir yerde, küçücük bir anlamın içinde özünü yudumlamalı onun… Soğuk kış günlerinde yuvasına hapsolmuş kanaatkâr bir karıncanın küçük gözleriyle bakmalı biraz da… 
Devamı >>

25 Kasım 2015 Çarşamba

güz izlenceleri III

- 30 yorum

1) A Bout de Souffle - Serseri Aşıklar, 1960
Yönetmen: Jean Luc-Godard
Oyuncular: Jean Seberg, Jean-Paul Belmondo, Daniel Boulanger..
Ülke: Fransa
        Trufault'nun bir gazete haberinden yola çıkarak öyküsünü geliştirdiği unutulmaz filmde aşk, ihanet, suç konuları ağır basıyor.


2) Bitter Moon - Acı Ay, 1992
Yönetmen: Roman Polanski
Oyuncular: Peter Coyote, Hugh Grant, Kristin Scott Thomas..
Ülke: Fransa
        Bir yolcu gemisinde karşılaşan iki çiftin yolculuk boyunca paylaştıkları geçmiş, saplantılı bir aşk hikayesi hayatın gerçeklerini yansıtıyor. 


3) The Boy in the Striped Pyjamas - Çizgi pijamalı Çocuk, 2008
Yönetmen: Mark Herman
Oyuncular: Asa Butterfield, Vera Farmiga, David Thewlis...
Ülke: ABD, İngiltere
    İki masum çocuğun gözünden ırkçılığın, insan ayrımının anlatıldığı film insanı derinden etkiliyor.



4) Die Blechtrommel - Teneke Trampet, 1979
Yönetmen: Volker Schlöndorff
Oyuncular: David Bennent, Mario Adorf, Angela Winkler...
Ülke: Polonya, Batı Almanya, Fransa
        Alman yazar Günter Grass'ın 1959 tarihli kitabından uyarlanan filmde büyümeye direnç gösteren Oscar'ın üzerinden savaş yılları, değişen dünya, yozlaşan ilişkiler ince ince işleniyor.

5) Lolita, 1962
Yönetmen: Stanley Kubrick
Oyuncular: James Mason, Sue Lyon, Peter Sellers..
Ülke: İngiltere
        Nabokov'un Lolita adlı romanından uyarlanmış. Filmin 1997 yapımı olduğunu sonradan fark ettim. O yüzden siyah beyaz izledim. Filmde orta yaşın biraz üzerinde bir yazarın aykırı aşkı ve bu tutkulu aşkın sonrasında gelişen olaylar konu ediliyor.
Devamı >>

22 Kasım 2015 Pazar

meşe öyküleri IV

- 24 yorum

Gündüzün hayrı yoktu, hemencecik akşam oluyordu. Pazardan aldığı iki demet ıspanağı doğradıktan sonra üç defa sudan geçirdi. Yağla soğanı kavurdu, ıspanakları pişirdi. İçine birazda peynir attı. Küçük tenceredeki ıspanak soğusun diye, balkon kapısını araladı. Yufka harcını hazırlamaya koyuldu. Odadan oğlunun sesi geliyordu. Komşunun oğluyla arabalarını yarıştırıyorlardı. Babası bu akşam da gelmeyecekmiş yemeğe, işi uzayacakmış. Artık aramıyor da yalnız mesaj çekiyor. Gece geç saatlerde geliyor, evli ancak bekar hayatı yaşar gibi yaşıyor. Evle bir ilgisi yok. Evde kaldığındaysa sürekli huzursuzluk çıkaracak bir şeyler buluyor. 'Şu gömleğin yakasını kaç defa söyledim böyle ütüleme diye, komşularla çene çalacağına evinin işini yap, kendine bak, sonra biraz zayıfla, kredi kartını idareli kullan' şeklinde sıralanan ve bitmeyen şikayet içerikli cümleler...

Geçen gün oğlunun ödevi için zımba gerekiyordu. Zımbanın içine telleri yerleştirirken zımbanın yerleştirme yerindeki vida çıktı. Adamın küçük bir zımba kırıldı diye etmediği laf kalmadı. Hiç sesini çıkarmadı o da. Odaya geçti, sessizce gözlerinden dökülen yaşları sildi. Uzandı soğuk yatağa. Onunla, günlerce nedensizce konuşmamasına rağmen sofrada şirinlik yapmaya çalışan hallerini, oğlu huzursuzluklarını fark etmesin, üzülmesin diye içine girdiği halleri düşündü. Şimdi de bir zımba için yediği azarları, onun için kendini düzeltmeye çalıştığı yönlerini ve karşılığında değersiz bir eşyadan farkı olmadığını hissetmenin hazin filmi geçti kafasından birer birer.. Hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Kendini tanıyamıyordu artık. Göz yumduğu her şeyden sonra kaybettiği gözler, ıskaladığı hayat, içinde kaybolduğu kısır döngü... En sonki büyük kavgalarında ayrılma noktasına gelmişlerdi ancak eşi yine bırakmamıştı onu. Ne bırakıyordu, ne de memnun olmayı biliyordu. Çevresindeki herkes kabullenmişti çoktan eşlerinin her halini, herkes kendince kendi hayatını yaşıyordu. Babaannesinin sözlerini anımsadı. Görme, duyma, konuşma. Bunları da yapıyordu ancak huzur denizden uzaklaşan bir geminin ufuktan silikleşen görüntüsü gibi yine çok uzaklarda kalıyordu.

Fırından pişen börekleri çıkardı. Kapı çaldı, komşunun büyük oğlu kardeşini almaya geldi. Oğluyla oyuncakları toparladı. Dişlerini fırçalayıp, pijamalarını giydiler beraber. Gece lambasının soluk ışığında, oğluna Pırtık Tekir adlı kitabı okudu. Oğlu yavaş yavaş beyaz bir uykuya teslim etti gözlerini. O da boş gözlerle tavana yansıyan gece lambasının yıldızlı görüntüsüne daldı. Bir yıldızın uzaklığından baktı hayatına. Kalabalık gözüken bir ailenin içinde yaşadığı yalnızlığı düşündü. Hayatın gerçeklerinden payını almış ve yalnızlaştırılmış insanlardan biriydi o da. Oğlu için de olsa bu zorlu hayatla baş etmenin yollarını öğrenecekti, yılmayacaktı hemen. Bu düşüncelerle daldı derin bir uykuya.

Telefonun çalan alarm müziğiyle uyandı. Ellerini yüzünü yıkadı hemen çay suyu koydu. Kahvaltılıkları yerleştirdi masaya. Beslenme çantasını hazırladı. Oğlunu uyandırıp hazırlamaya koyuldu. Eşi uyandı o arada. Yine konuşmadı kendisiyle. Oğlunu her gün evin yakınındaki ana okuluna bırakıyordu. Dönüşlerde de yine kendisi alıyordu. Dışarıda güneşli bir hava vardı. Oğluyla el ele tutuşarak yürüdüler. Öperek okula bıraktı onu. Yakındaki parkta meşe ağacının altında oturdu. Eve gitmek istemiyordu. Eşi büyük bir ihtimalle gitmişti ama yine de oturmak biraz evin hakim olduğu hayatının dışına çıkmak istiyordu. Sevgisiz bir şekilde sürdürülen bu ilişkinin soğuk rüzgarından, yıpratılmış benliğinin açmazlarından uzaklaşmak istiyordu. Başka yaşantılara sığınıyordu kendi yaşantısının acısını unutmak için. Başkalarıyla paylaşarak hayatı, onların yaşam gücünden güç almak istiyordu kendine. Belki de yoldan geçen herkes bu şekilde yaşıyordu, başka yaşamların içinde teselli arayarak...


Devamı >>

21 Kasım 2015 Cumartesi

dergi günlüğü

- 22 yorum

Aylık kültür sanat dergisi Siyah Sanat'ın kasım sayısında "Memento Mori" adlı yazım çıktı.
Ayraç Kitap Dergisi kasım sayısında da  "Bir Zamanlar Hayat Bizimdi" adlı kitabın değerlendirmesini yazdım duyrulur :)

Güzel bir hafta sonu dileğiyle..
Devamı >>

16 Kasım 2015 Pazartesi

güneşli

- 26 yorum

dünya acıyla inliyor her gün,
güneşin alfabesinden sesler aşır,
sesini henüz kaybetmemiş çocuklara...




Devamı >>

15 Kasım 2015 Pazar

meşe öyküleri III

- 16 yorum

Güneşin cılız ışıkları kalın güneş perdesini aşıp masasına vuruyordu. Sarı sayfalı eski kitabını kapattı. Gözlerini iki parmağıyla ovaladı. Elindeki kalemle bir şeyler karalamaya başladı, yazmayı yarım bıraktığı sayfalara. İlkokulda güzel yazı defterinin kenarına yaptığı süslerden, çiçek desenlerinden bir kaç desen çizdi...

Günlerdir uyku girmiyordu koyu kahverengi gözlerine. Sabahları penceresinden gözlerinin ulaşabildiği ufkun en uzak noktasına bakıyordu. Bugün de toz bulutu içindeydi kent. Toz bulutunun hakim olduğu gri, kahverengi karışımı iki renk. İnsanlar sabahın erken saatinde uyanıyorlar, koşuşturuyorlar, günü kurtarma telaşında yaşamak oyununu oynuyorlardı. Birbirlerini görmüyorlardı ve durmadan toz yutuyorlardı. Gittikleri suyu çoktan boşaltılmış havuzu olan parkların içindeyken bile kahverengi bir göğün eşlik ettiği fotoğraflar çekiyorlardı. Güz fotoğrafları.. O anın değerli olduğunu hissetmek için, belki de o an geçti ama bak işte yaşadım ben demek için telefon hafızalarına sığacak yalancı fotoğrafları biriktiriyorlardı.

O ise, çarşının boydan boya uzanan yolunda gidip gelen insan kafilesinden biriydi işte. Gözleri görünmez bir kente bakan, onun içinde ufak bir gerçek kırıntısı arayan bir dünyalıydı. Belki de yaşadığı yer bir toz bulutundan başka bir şey değildi. Toz bulutu bir dağa değmek ya da bir yağmur olmak istiyordu.. Rodin'in düşünen adamı gibi kalabalık bu dünyanın içinde bir yer edinmek, bu kalabalık dünyanın balık hafızalı kafasında ufak da olsa iyi bir şekilde anımsanmak istiyordu... Yürüdü yol boyu, yine toz yuttu. Akşamları girdiği astım krizlerini yeniden yaşamamak için, bu havada bu yerde bu güzde giyinmiş olduğu hüzünlerin dışında yürümeliydi oysa.. Çetrefilli duygu istilalarının sığınağı gibiydi.. İnsan istese kurduğu dünyadan kaçabilir miydi? Bir döngü yaratan evinden, sahip olduklarından yani sahip olduğunu sandığı her şeyden bir anda uzaklaşabilir miydi? Bu tozlu kentin görünmez kahramanlarından birinin söyledikleri ne kadar önemliydi ki... Kim dinlerdi ki? Peki bu bitmez, doymaz, kendini yineleyen anlatma güdüsü neyden ileri geliyordu? Hızlı adımlarla yürümeye devam etti. Sokağın köşesindeki aktara girdi, annesinin yazdırıp zorla eline tutuşturduğu kağıda baktı. Bir tutam karanfil, bir tutam tane karabiber, bir demet de ada çayı aldı ve çıktı. Tozlanmış dükkan camekanlarına baktı, gülerek yanından geçen birbirleriyle şakalaşan liseli delikanlılara..

Kısa bir mesafe sonrasında, büyük bir  kitapçı dükkanındaki ilan dikkatini çekti. Durdu. "Kitap basımı yapılır" diye yazıyordu ilanda. Yıllardır yazdıklarını paylaşacak bir yer bulamamıştı. Hayallerinin kitabını çıkarmak ise, bu şartlarda zaten oldukça zordu. Bunca edebiyat karmaşasının içinde kaybolmaya yüz tutmuş bir sesten başka neydi o? Kitapçıya girdi ve kitap basımı ile ilgili bilgi aldı. Not defterine küçük notlar düştü. Kitabını sadece kendisi için bastırmaya karar verdi. Yazdıklarını sadece kendi için bastıracak sadece kendi okuyacaktı.

Kitapçıdan çıktıktan sonra şehrin göbeğindeki Mimar Sinan Kültür Parkı'ndaki bizim yaşlı meşe ağacının altındaki ahşap banklardan birine oturdu. Toz bulutlarına baktı, parkta sallanan çocuklara, birbirini kovalayan kuşlara... Sessizliğin içinde haykıran çok sesli düşüncelerine daldı. Altında oturduğu meşe ağacına düşüncelerini anlattı, günaşırı kurduğu uzak ülkelerin esamelerini fısıldadı ona.. Rüyalarından uyandığında aklında kalan şiir mısralarını ve ilk aşkını kaybettiği bir ekim gününün yasını... Sustu... Meşe ağacı yapraklarını döktü... Yanına düşen kuru yaprağı eline aldı. Yaprağın ince çizgilerine baktı. Dökülen yapraklarıyla belki de onunla doyunca konuşmak istedi meşe ağacı... Konuştu meşe ağacı ancak duyamadı genç adam.
Devamı >>

13 Kasım 2015 Cuma

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı - Bilge Karasu

- 10 yorum

"Düşüncesinin sınırlarını çizen, öteden beri çizmiş olan birtakım kavramlar var. Şimdi farkına varıyor. Gelip gelip inanca, kısırlığa, bir şeyler yapma kavramına dayanıyor. Oysa ya bundan kurtulmalı..."

"Yaşama sanki hiç gelmeyecek, erişmeyecek bir bayram gibi."

“Başlangıcı, bitimi belirsiz olan başka bir yol. Her günkü yaşantılarla meydana getirilen, uzatılan bir yol. Ama bu yolun bir yerinde öyle bir tepeye, öyle bir doruğa varılırdı ki o doruktan her yer açıkça, hiçbir gölgeyle kararmamış, ışık içinde, parıltı içinde görünürdü.”

“Kaçışlar anlam taşımağa başlamıştı. Direnenler birbirlerini destekliyor, biribirini destekleyenler yeni bir güç kazandıklarının farkına varıyor ya da böyle bir sanıya kapılıyorlardı… “Ama onlar da kaçmış diye düşünülüyor, ortaya yeni bir iş, yeni bir felsefe, yeni bir değer konuyordu: Kaçmak. Bir ülkü, bir direnme, bir kahramanlık yolu oluyordu bu, aynı zamanda yeni bir baskı yolu…” 

“İnsan nasıl olsa öleceğine göre bir şeyler yapmak daha iyi olur. Ölüm boş bir şey, ölümü beklemek, oturup beklemek, boş bir iş. Yıllarca sevgi sözü ile ölüm sözünü yan yana getirip durmuş, ikisi arasında bağ kurmağa kalkmadığı halde, öğrettikleriyle söyledikleriyle, ölümün sevilecek, sevilebilecek bir şey olduğunu düşündürmeğe çalışır gibi davranmıştı. Oysa şimdi bununla da yanıldığını sanıyor, düşünüyor… Ölüme karşı çarpışmak gerek. Ölüm ancak, gelip tepene dikildiği, seni, gözünün yaşına bakmadan yanına alıp götürdüğü anda, onu kabul etmelisin.”

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, 1971 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı'nı almış bir öykü kitabı. Ada, Tepe ve Dutlar olarak başlıklandırılmış üç bölümden oluşmaktadır.

Genç keşiş Andronikos, Bizans'ta "resim kırıcılık" diye adlandırılan baskı dönemi başladığı zaman kendini birtakım hesaplaşmalar içinde bulur. İnsan olarak, bu baskı karşısında içselleştirdiğim, bana zorla benimsetilmek istenen bu yeni durum karşısında ne yapmalıyım? Yazar, Andronikos üzerinden ve onun bu tarz sorularının içinden, eski ve yeni arasında bir seçim yapmaya zorlanan insanların içsel dünyasını aktarır.

İnsanların maruz kaldığı düşünceler, toplumdan topluma, kültürden kültüre, çağdan çağa farklılıklar gösterir. Yeniyi kabulleniş uzun bir zamanı gerektirir. Peki insanın bir çırpıda değerlerini yok sayıp, yeniye uyum sağlaması mümkün müdür? İşte bu sürecin duyumlarını, göreceliliğin yansımalarını barındırıyor kitaptaki öyküler. Bunun yanında kaçış ve yol temasının tüm ayrıntılarıyla işlendiğini görüyoruz. Kahramanlardan Andronikos reel kaçışın, İoakim ise düşünsel kaçışın simgeleri gibidirler.
Devamı >>

6 Kasım 2015 Cuma

Gece - Bilge Karasu

- 12 yorum

"Bir insanın bir insanı vurması, öldürmesi, genellikle, öfke, korku ya da baskıyla açıklanan, açıklanmak istenen bir iştir. Öfke, korku, baskı, kolaylıkla birbirine dönüşür, birbirinin kılığına girer; dışarıdan geleni içten, içten geleni dışarıdan gelirmiş gibi gözükür. Benin, benliğin altta kaldığı duygusunun, birer görünümüdür üçü de. Gecenin işçileri, hep altta kaldığı duygusuyla bunalmış insanlardan mı derlendi? Çocukluğundaki umacılardan kurtulamayan, sevdiklerini gönüllerince saramayan, etlerini istedikleri etle birleştiremeyen insanlar mıdır hep, bu işçiler?"

"İnsanlar, büyüklüğü de, büyüklüğün dokunulmazlığını da unutmuş durumdalar. Bir şaşkın cüceler dünyasında yaşadığımızı benden önce söyleyenler çok... Bizden önce... Eşitlik türünden saçmalar, bizi bu hale getirdi. Kuşkuya, işkile eşitlik mi olurmuş? Bir gün kurulabilecek tek eşitlik, olsa olsa ödevde, esleklikte, büyüklüğümüzün düşünde eşitliktir. Bize buyurana duyduğumuz sevgide eşitliktir."

"Biraz gizemli, biraz şiirli bir şey göster insanlara; unuttukları, gömdükleri duyguları, duyarlılıkları, içlilikleri biraz kışkırt; ne zamandır geride bıraktıklarına inandıkları birtakım çocukluk korkularını, kaygılarını, çekingenliklerini karıştırıp bulandır; ondan sonra da istediğini yaptır onlara."

"Bir yaşam belirsizliğidir bu. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" dedirten, kişinin kendine yakın bulmadıklarının karşısında -gizli de kalsa- bir "oh olsun! Dikkat edeydi ya" duygusu bile uyandırabilen bir bilisizlik. Bir kafa yoksulluğudur bu. Okumasını öğrenmiş ama yaşamadığının farkına varamamışların, bir insanın birçok yaşamı yan yana sürdürebileceğini usu almayacakların yoksulluğudur bu; sokağa düşmenin, kötülüklerle burun buruna gelmenin kimi zaman biraz olsun azaltabildiği bir yoksulluk..."

"Oysa yazar, tanımı gereği, sözcükleri hem ortaklaşa kalıplarına dayandırmak, hem kendi dilini yazmak durumundadır. Yazdığı anda kalıp yaratıcısı haline gelir. Cambazlığı, ustalığı, bu ince iki teli, üzerinde yürüyebileceği biraz daha kalın bir tel haline getirmek midir? Biliyorum, yazar demekle pek belirsiz bir şey söylemiş oluyorum. Düşündüğüm, bir çeşit yazar, bir çeşit yazarlık yalnız. Her sözcük kolayca şişirilebilir. Dümdüz, düpedüz söyleyip anlatmanın gizini daha kimse çözmedi. Oysa "gece" şişirilmeden de, etkili bir sözcük olabilirdi. İçimizdeki hayvanı ürperten..."
Devamı >>

5 Kasım 2015 Perşembe

ışıklar içinde uyu...

- 10 yorum




Devamı >>

3 Kasım 2015 Salı

dergi aşkına :)

- 18 yorum

Kitap değerlendirmemin yer aldığı Ayraç ekim sayısı nihayet elime ulaştı.
Yeni çıkan Berhava Öykü adlı dergide de, "Alacahan" adlı öyküm yayımlandı. İlk kez kendi yazdığım bir yazı yayımlanıyor çok mutlu oldumm :))

Berhava Öykü'yü Ayraç Dergisi'ni bulabileceğiniz D&R kitap mağazalarından temin edebilirsiniz.
Sevgiyle kalın..
Devamı >>

1 Kasım 2015 Pazar

Altı Ay Bir Güz - Bilge Karasu

- 12 yorum

"Ölümü geciktirmeye çalışanlar arasına girerken her türlü korkudan arınmalı, umut değil güven kuşanmalı.. Bu kapıdan içeri girenin umudunu Tanrı'ya bağlaması, kendini hekimlere teslim etmesi gerekir. Korku ile umudun bir arada yönettiği bu dünyada ilk korkularınızla ilk güvencenize yeniden kavuşacaksınız..."

“Bir zamanlar kediymişim ben Halûk. Sonra, herhalde kediler arasında işlenebilecek en büyük suçu işlemişim ki dünyaya bir daha gelişimde insan olmak cezasına çarpılmışım.”


“Şimdi yoksulluğu da çalışmayı da öğrendin. Sevmeyi öğrendiğin gün hiçbir eksiğin kalmayacak ”


Altı Ay Bir Güz, yedi bölümden oluşuyor. Tür olarak ne bir roman ne de hikaye. Uzun hikaye ya da uzun bir anlatı diyebiliriz. Kitap sevgili Bilge Karasu'nun vefat etmeden önceden kaleme aldığı son çalışmasıdır. Öldükten sonra yayımlanmasını vasiyet etmiştir. 1996 yılında ilk basımı yapılmıştır.


Kitapta, ölümü kendine yakın hisseden Kerim'in, çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemlerine uzanan yaşanmış yolculuğu anlatılıyor. Her bölümdeki geçmiş yolculuğunda hayatın farklı durağında karşımıza çıkan değişik insanlar misali farklı kişilere yer veriliyor. Bu anılar salt bir yaşanmışlığı aktarmıyor bunun yanında destanlardan, masallardan, resim sanatından ve hrıstiyanlık teolojisinden kesitler sunuyor. Bir sanatçının son demlerinde sanatı sorgulayışı, bir yazarın gerçeğe dokunabilme güdüsü ince ince işleniyor.


< Yaşamak, bir noktadan sonra yineleyici oluyor.. İnsan bu tekrarın içinde farklı arayışlara girse de, ölümün gerçekliğinden kaçamıyor. Sonun, başın, ortanın birbirine karıştığını, anlamını yitirdiğini anladığı bir gün er ya da geç geliyor.


< Yaşamadan bilgi edinilmez. Kitaplar olsa olsa edindiğimiz bilgileri denetlemeye yarar. Yazıyı, resmi, musikiyi yaşamanın amacı yapmamak gerekir, yaşamak  gerekir.


< Sanatta, tazeyi, el değmemişliği bulmaya çalışırken ya bayata ya da çocuksuya, alıkçaya saplanır gideriz. Tazeliği, el değmemişliği yaşamdan sanata taşımak gerekir.

Devamı >>

31 Ekim 2015 Cumartesi

Yedi Güzel Adam - Cahit Zarifoğlu

- 14 yorum
"Yedi adam biri bir gün 
bir kan gördü 
gereğini belledi 
yari asla koynuna 
Ayırmaz kanı yanından 
Beyaz haberlerim var kardeşlerim 
- Bir güzel ince gelin 
Kabartır göğsünü toz duman içinde 
gelinliği durur çıkartıp bıraktığı yerde 
İçerlerden bir taşlı tarladan 
Kaynayan nehrin gözünde 
unutmuş gelin alınlığını 
Avuçları sıcacık yumulu bedenine dayalı 
Kalın bilekli badem topuklu 
Seyirtir o ince gelin 
g r e v l i'lere şifalar götürmek için 

Beyaz haberlerim var kardeşlerim 
- Gölgesiz meydanlara 
aklı yağmalayanlar arasından 
yayılırsa karanlık fısıltılar 
ya da güzel dışlı yapay çiçekleri 
Muhtemel bir genç kızın 
Başına atılırsa 

(..................)
                                                    - Yedi Güzel Adam

"Deniz yüce bir soluk denizlidir - rotalar denizin kendisinedir
Kaptan sancakta bir tek an yaşamak yoluna
Bütün bir ömür ağartmıştır

Işıklar çoğalıyor içimizden birine
kime bu davet
Limanı dolduranlar yanan insan meşaleleri
Yüzbinler taş kulelere yaslanmış söylüyorlar
- Rüzgar nereden eserse essin güzeldir
Alevler bir ayrı alemdir
Dirlik sevinçtir - göç içimizedir. "


- Ben Dirimle Boğulurken

**

"Öpüşümüz gizli olmalı
Öpebilirsek uzanıp kaderlerimizden öpmeli
Sıcak gözyaşı ve şikayetle
Ağzı konuşmaz kılan
Ağzımızda
Dilimizi şişiren ayrılık bademi"

-..Ve Çocuğun Uyanışı Böyle Başladı


Yedi güzel Adam şiir kitabı Yedi Güzel Adam, Ben Dirimle Doğrulurken, Akşam Sofrasında, Yedi Kişilik Bir Aile Oyunu, Zeynep ve Uzaktan Fırat Üzerine İkili Anlatım, Ve çocuğun Uyanışı Böyle Başladı adlı uzun yer yer nesiri andıran soyut kısmı ağır basan şiirlerden oluşuyor.
Şiirde bahsedilen Yedi Güzel Adam, Türk edebiyat ve düşün dünyasında izler bırakan önemli isimlerdir:
Akif İnan, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören, Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Hasan Seyithanoğlu.

1969 yılında bu arkadaşlar bir araya gelerek, Edebiyat Dergisi isimli bir dergi çıkarırlar. Her birinin düşünceleri farklı olsa da, dergide yazdıklarıyla birbirlerine ters düşme çabasında olmadıklarını, aksine birbirlerini bütünleme gayreti içinde olduklarını anlatır Nuri Pakdil. 
Okuduğum bu şiir kitabının ilk basımı 1973 yılında Edebiyat Dergisi Yayınları tarafından yapılmıştır.




Devamı >>

28 Ekim 2015 Çarşamba

meşe öyküleri I

- 17 yorum


Gün çoktan başlamıştı. Bardaktan boşanırcasına yağıyordu yağmur. Lila rengi puantiyeli yağmurluğum yağmuru geçirmiyordu ancak çok ısıtmıyordu. Keskin bir ayaz bu mevsime fazla kaçan bir soğuk vardı. Ablamla halk kütüphanesine girdiğimizde biraz azalmıştı yağmur.
'Sen kütüphaneyi seversin, burada biraz oyalan. Beraber geldiğimiz zamanlardaki gibi vakit geçir. Bir saate kadar döneceğim bu da öteki sırlarımızdan birisi, kardeşlik sırrı unutma' diyerek çıktı kütüphaneden.

Ablamla en çok baktığımız raftan birkaç kitap aldım. Kütüphanenin pencereye yakın, aydınlık masalarından birini gözüme iliştirdim. Usul usul sandalyeyi çektim. Buradaki eski, tozlu kitap kokusunu çok seviyordum. Eski mavi ciltli kitaplardan birini açtım. Dante'nin İlahi Komedyası...

"Bu dağ öyle bir dağdır ki, başlangıcı çok sarptır
ama yükseklik arttıkça zorluk azalır.
bu nedenle, dağa tırmanış 
akıntıya kapılmış bir gemi gibi kolayladığında 
yolun sonuna varmış olacaksın..."

Yükseldikçe zorluğun azaldığını söylüyordu Dante. Hayata kuş bakışıyla bakmak evet sanırım bundan bahsediyor. Yolun sonuna varmak için de, kolaylığı yaratmak gerekiyordu. Her şeyin zorlaşmak için yarıştığı hayatımda kolaylığı yaratmayı düşündüm uzun bir süre... Devam ettim okumaya. Ara ara pencereden dinmeye başlayan yağmurun camdaki kalıntılarına takıldım. Defterime kitaptan sevdiğim yerleri yazdım. Sonra birden açan güneş ve beliren gökkuşağı heyecanlandırdı beni. Eşyalarımı toparladım, kitaplardan birini almak için, çok sevdiğimiz Serpil Abla'nın yanına gittim. Hemencecik o da, kitap kaydımı yaptı sonra ablama gelirse her zaman gittiğimiz parkta olacağımı söylemesini rica ettim ve çıktım.

Parka doğru yürüdüm. Büyük meşe ağacının altındaki bankın üzerine defterimin arasındaki teksir kağıtlarını istif ederek üzerine oturdum. Gökkuşağı çocukluğumdan beri ihtişamlı bir gösteriş olarak gözükürdü hep gözüme. Gökkuşağının altından babamla geçtiğimizi düşündüm. Üç buçuk aydır ceza evinde babam. Minibüs şoförlüğü yaparak geçimimizi sağlardı. Tatil günlerinden birinde arkadaşlarıyla gittiği piknikte alkolü fazla kaçırınca trafik kazası yaptı. Çarptığı motosikletteki adamın ölümüne sebebiyet verdi. Onun bir insanın ölümüne neden olması utanç verse de bana, o benim babam ve ben onu çok özlüyorum. Adam öldüğü için cezası da fazla olacak gibi. Çünkü hala ne kadar ceza verecekleri belli olmadı. Onunla kapalı, kalın camlar ardında görüştüğümde konuşamadım ve hep ağladım. Sonra annem, ablam ve kardeşlerim eksik bir şekilde ayrıldık ceza evinden. O kapalı kapılar ardında kaldı bizde onunla beraber hayatımızda kapanan kapıların ardında... Günlerimiz zor geçiyor. Amcam evimizin eksikliklerini gidermeye çalışıyor ancak babamın gidişiyle oluşan boşluğu hiç bir şey kapatmıyor. Annem firketede boncuklu el işleri; kasnakta şallar yapıyor. Ama kimsenin pek ilgisini çekmiyor. Üzülüyorum kimseye de anlatamıyorum... Babaları yanında olan arkadaşlarımın beni hiç bir şekilde doğru anlayacaklarını düşünüyorum...

Bu yağmurlu günde gökyüzüne ve dışarıdaki hürlüğe hasret kalan babam için de bir kez derinden soluyorum sonbaharı...

Büyük dallarının altında iç geçiren kalın kaşlı, gür saçlı kıza durgun bir şekilde bakıyor meşe ağacı. Onun küçük kalbindeki acılara, dinmeyen hasrete deva bulamıyor o da...

"Seda, Seda nerelerdesin? Niye beni kütüphanede beklemedin, nasıl korktum başına bir şey mi geldi diye"  Ablasının telaş dolu sesi ile başını çeviriyor sol tarafa. Ablasının yanakları al al.. Biliyor ki, o teğmen çocukla gizli gizli buluşmuş yine. 'Gökkuşağı çıkınca dayanamayıp dışarı attım kendimi' diyor Seda. Parkın köşesindeki sokaktan dönüp semt pazarına uğruyorlar ablasıyla. En ucuz sebzelerden birer kilo alıp evin yolunu tutuyorlar.

Devamı >>

27 Ekim 2015 Salı

meşe dilinden

- 20 yorum

Meşe Ağacı:

- Ağaçlar yüzyıllarca yaşar... Bir meşe ağacının söylediklerini kim duyar yahut söylemek istediklerine kim kulak vermek ister ki? Yine de gördüklerimi anlatmak istiyorum... Siz insanlar dersiniz ya hep, anlatmadan yaşadığımıza inanmayız biz... Anlatırsınız boyuna hemcinslerinize, cansız kağıtlara, defterlere, kuşa, çiçeğe ya da uzak dağ başlarına.... Yazarak, çizerek, söyleyerek, notalara dönüştürerek, dansla ya da heykelle bıkmadan anlatmak istersiniz... İşte ben de yalnızca anlatmak istiyorum... Kim bilir bende yaşadığıma gerçekten inanmak istiyorumdur... Belli mi olur, olmaz değil mi?

Meşe öyküleri yakında...


Devamı >>

22 Ekim 2015 Perşembe

Leke

- 14 yorum

Çağın en karmaşık yerinde durduk 
biri bizi yazsın, kendimiz değilse 
kim yazacak 
sustukça köreldi 
kaba günü yonttuğumuz ince bıçak

nerde onlar, her kımıldayışta 
çakan tansık, ışıldatan büyü 
bir gün daha görülmedi 
bir gün daha geçti otları soldurarak

öğrendik de körmüş, sanki yokmuş 
ne yol ne bir geçip giden 
ne kaydını tutan geçip gidenin 
dediler ki 
onları kilitle, anahtarı eski yerine bırak 

oysa 
utanılacak bir şeymiş, öyle diyor Camus 
tek başına mutlu olmak 
sesler ve öteki sesler, nerde dünyanın sesleri 
leke dokuya işledi 
susarak susarak


Gülten Akın
Devamı >>

21 Ekim 2015 Çarşamba

Ayraç Kitap Dergisi'nde yazdım duyrulur :)

- 30 yorum

Ayraç Kitap  Dergisi'nde Masum Uyku adlı gerilim romanının değerlendirmesini yaptım. Kitap yorumum Ekim Ayı Ayraç Kitap Dergisi'nde belki okumak istersin :)

Devamı >>

16 Ekim 2015 Cuma

güz izlenceleri II

- 12 yorum

1) Julie&Julia, 2009
Yönetmen: Nora Ephron
Oyuncular: Merly Streep, Amy Adams, Stanley Tucci..
Tür: Komedi, romantik, dram
Ülke: ABD
        Bu seneki Berlin Fim Festivali'nin juri başkanlığını yapacak olan sevgili Merly Streep'in çok güzel filmlerinden biri. Birbirlerinden farklı yaşamlar süren iki kadının kesişen hayatlarının anlatıldığı cesaret dolu bir film Julie ve Julia..:)


2) The Purple Rose of Cairo - Kahire'nin Mor Gülü, 1985
Yönetmen: Woody Allen
Oyuncular: Mia Farrow, Jeff Daniels, Danny Aiello..
Tür: Komedi
Ülke: ABD
        1930'lardaki ekonomik kriz zamanında garsonluk yaparak evini geçindiren ve işsiz kocası tarafından sürekli mağdur edilen Cecillia'nın tek nefes aldığı yer sinemadır. Defalarca izlediği Kahire'nin Mor Gülü adlı filmde en sevdiği aktör aniden gerçek hayata dahil olur. Böylelikle komik olaylar başlar. Woody Allen'in her filmi gibi bu filmde hafızada uzun süre kalıyor..:)


3) Cennet - Heaven, 2002
Yönetmen: Tom Tykwer
Oyuncular: Cate Blachett, Giovanni Ribisi, Remo Girone..
Tür: Dram
Ülke: Fransa, İngiltere, İtalya, ABD, Almanya
        Philippa İtalya'da öğretmenlik yapan bir İngiliz vatandaşıdır. En yakınlarını uyuşturucunun kötü ağlarından kurtaramamıştır. Bu yüzden bir plan ile bu kötülüğün kökünü kazımak için kendini bambaşka bir dünyada bulacağı bir yolculuğa atar. Bu cesaret ve aşk dolu yolculuk beni çok etkiledi..


4) Vivre Sa Vie - Hayatını Yaşamak, 1962
Yönetmen: Jean-Luc Godard
Oyuncular: Anna Karina, Sady Rebbot, Andre S. Labarthe..
Tür: Dram
Ülke: Fransa
         Oyunculuk aşkıyla evini, çocuğunu bırakıp giderek kendi hayatının sınırlarını keşfetmek isteyen Nana'nın sonrası, karanlıklarla ve bilinmezliklerle eş değer midir? Hüzünlü bir öykü..


5) The Little Prince - Küçük Prens, 2015
Yönetmen: Mark Osborne
Tür: Animasyon
Ülke: Fransa
        Saint-Exupéry'nin Küçük Prens adlı kitabının sinemaya uyarlanmış halini küçük prensesimle izledik. Kızım da kitabını annesi gibi çok sevdiği için sıkılmadan izledi. Tavsiye ederiz..:)
Devamı >>

13 Ekim 2015 Salı

kızıl yapraklar

- 22 yorum

sonbahar dökerdi saçlarını,
lagar bir meşe olurdum ben.
dallarıma tünerdi öksüz kuşlar,
boynu bükük ağlaşırdım onlarla.

rüzgarla savrulurdu kızıl yapraklar,
yağardı ılık bir yağmur.
merhameti bilmeyen insana,
rahmet inerdi gri semadan.

engin sulara ağ atmış,
bir balıkçı olurdu ruhum.
kederinden uzakta kıyamazdı balıklara,
ağı boş dönerdi eve.

yeryüzü ellerimi yakardı,
gökyüzü dillendirirdi çorak kalbimi.
vuslatı arayan hazin mevsimlerin,
solgun lavantaları kokardı odalarda..

Devamı >>

12 Ekim 2015 Pazartesi

kaybolan barış

- 16 yorum

"Her zaman böyle kalacak değil ya, bu da geçecek" dedi.

Somurtkan yüzümü çevirdim, güneşin gölgelendirdiği yüzüne doğru. Gözlerinin içine baktım. Ela gözlerinin ta derininde kaybolurken bunu gerçekten inanarak söylediğini fark ettim. Ayağa kalktım, mutfağın içinde ileri geri yürüdüm.
"Bir insanın hasretini değil, bir devrin hasretinde kaldığı değerleri arıyorduk biz, ben, Yiğit, Esra ve ötekiler.. On ikinci katta binanın dış cephesini boyayan, yaşama hakkını unutarak evine sıcak ekmek götürme telaşesindeki bir inşaat işçisinin emeğini arıyorduk.. Çamurlu yollarda ayaklarına poşet geçirerek köy okullarına giden ya da kentin merkezinde servisle okula giden o masum çocukların hepsiyle barış adlı masum çocuğu tanıştırmanın ak çiğ tanelerini taşıyordu ütopyamız ancak büyük kıyımların hepsinde kayboluyordu, uzaklaşıyordu barış..."

Sustu. Sıraladığım o özlemler adeta unufak olup, ela göz bebeklerinde toplandı. Ocaktaki düdüklü tencerenin sesiyle birlikte ayağa kalktı. Havuç, patates biraz da kemikli parça et koyduğu tencerenin düdüğünü indirip, ocağın altını kıstı. "Saat kaç?" diye sordu. "Biri yirmi geçiyor" dedim. "Yirmi geçelerde bir melek geçermiş suskun ortamlardan. Zihnimizi biraz susturalım da, melekler üşüşsün buraya, meleklerin izlerini takip eden iyilik kuşları doldursun sonbaharı ağırlayan ağaç dallarına. Belki bir gün.. Belki.."
Yine gözleri doldu, dayanamayıp sürdürdü konuşmasını: "Yiğit'in hastanedeki o biçare halini görseydi teyzen nasıl kahrolurdu.. Neyse ki doktor yarın çıkabileceğini söyledi, buna da şükür, buna da şükür.. " dedi. Ağladı.. Kıpkırmızı oldu yüzü. Bir peçete uzattım gözlerini sildi. Sarıldık bir süre. Ardından kırk beş dakika sonra ocağı kapatacağını, o zamana kadar belki biraz dalabileceğini, dün gece hastahanede hiç uyumadığını söyledi ve odaya geçti.

Mutfak masasının sandalyesini çektim. Bir sigara yaktım. Sabahtan beri efkarımı dağıtamayan bu kaçıncı beceriksiz sigaraydı? Bilmiyordum.. Uykusuzluk, haksızlık, insanların suskunluğu, olanlar karşısında bir şey yapamamaları, yaşadıkları amansız mağduriyet ve hep kan kurumayan topraklarda gözden kaybolan barış.. Sigaramın külü düştü masaya. Bir peçeteyle sildim ve huylanıp içimde sönmeyen o acı ateşe inat yarım söndürdüm sigarayı. Pencereden sonu gelmeyen kara bulutların indirdiği yağmura bakarken pencere önünde tomurcuklanmış kaktüse ilişti gözlerim. Eğilip tomurcuğundan öptüm çiçeği. Nedendir bilmem o dikenler içinde beliren pembe tomurcuk, umudu anımsattı bana. Ölüm kokusunun yayıldığı, insanlığın kan kaybettiği bir mevsimde, sayısız yitiklerle durulan soğuk bir kışın eşiğinde her yönden bölünen mazlum yurdumun solan umut çiçeklerinin boğuk seslenişi oldu o pembe kaktüs tomurcuğu..

Barış neredeydi? Eski bir kitabın sarı sayfalarının unutulan satırlarında mıydı? Ya da bir mabedin gizemli, okunamayan yazıtlarında mıydı? Görünmez, sisli bir kentin acımasız tuzağında mı tutsak kalmıştı? Zayıflıkların, bencilliklerin gündelik çarklarının gürültüsünde mi kaybolmuştu? Neredeydi barış? Onu bulamıyorduk ya da her ölümde bir daha, bir daha kaybediyorduk.. Her ölüm kazınan bir acı bırakıyordu incinmiş yüreklerimize..

Yoğun bir melankolinin içinden rüzgarla beraber çarpan kapı sesiyle uyandım sanki. Her mücadele kutsaldır, diye içimden geçirdim. Toparlamaya çalıştım belleğimi.. Kötülerin, savaşı başlatanların ruhlarımızın üstünde güçleri yoktu, bilmekteydim.. Saate baktım, sesi yükselen düdüklü tencerenin altını kapattım. Ellerimi yüzümü yıkadıktan sonra odada uyuyakalan annemin üzerine kahverengi polar battaniyeyi örttüm.
Devamı >>

9 Ekim 2015 Cuma

güz izlenceleri :)

- 12 yorum

1) Jules and Jim - Unutulmayan Sevgili, 1962
Yönetmen: François Truffaut
Oyuncular: Jeanne Moreau, Oskar Werner, Henri Serre..
Tür: Dram, romantik
Ülke: Fransa
         Avusturyalı Jules ve Fransız Jim, güzel ve kaprisli Catherin'e aşık olurlar. Ancak üçü aynı zamanda çok iyi arkadaştırlar. Catherine, Jules ile evlenir araya savaş girer ama hiç bir şekilde bu üçlünün dostlukları bozulmaz. Savaştan sonra üçü yeniden bir araya gelir ve sürpriz gelişmeler olur. Karakterlerin ön plana çıktığı üçlü bir aşk hikayesi..


2) Sous Le Sable - Kumun Altında, 2000
Yönetmen: François Ozon
Oyuncular: Charlotte Rampling, Bruno Cremer, Jacques Nolot..
Tür: Dram
Ülke: Fransa, Japonya
        Paris Üniversitesi'nde bir edebiyat profesörü olan Marie, kocasıyla beraber bir tatile çıkar. Tenha bir sahilde kocası yüzmeye gider ancak geri dönmez. Marie, cankurtaranlardan yardım ister ancak kocasıyla ilgili hiç bir ize rastlanamaz. Kocasını kaybeden bir kadının trajik bir betimlemesi..


3) Mr. Nobody - Bay Hiçkimse, 2009
Yönetmen: Jaco Van Dormael
Oyuncular: Jared Leto, Sarah Polley, Diane Kruger..
Tür: Fantastik, bilim kurgu, dram
Ülke: Fransa, İngiltere, Belçika, Kanada
         117 yaşında dünyada kalmış son ölümlü olan Nemo'nun geçmişi, vereceği kararların ve yaşanılabilecek olasılıkların anlatıldığı aynı zamanda derin anlamlara sahip deneysel bir film.. Nemo'nun verdiği mesajları çok beğendim..


4) The Return - Dönüş, 2005
Yönetmen: Andrey Zvyagintsev
Oyuncular: Vladimir Garine, Konstantin Lavronenko, Nataliya Vdovina..
Tür: Dram
Ülke: Rusya
        İki kardeş Vanya ve Andrey'in babaları on iki yıl sonra ansızın gelir. Bu dönüşle beraber babaları ile iki kardeş kısa bir tatile çıkarlar. Bu tatilde babalarını yakınen tanıma fırsatı bulur kardeşler. Bir çok farklı duyguyu barındıran bu tatil çocukların umdukları gibi sonlanacak mıdır?


5) Madame Tutli-Putli - Bayan Tutli-Putli, 2008
Yönetmenler: Maciek Szczerbowski, Chris Lavis
       Madame Tutli-Putli, yapımı üç yıl sürmüş, stop-motion türünde bir film. Ne demek oluyor bu stop motion? Animasyon yöntemlerinden biri, objelere değişik hareketler verilerek yapılan bir çalışma. Bu animasyona gerçek gözler de eklenmiş. Konusuna gelince, utangaç Madame Tutli-Putli'nin tüm eşyalarıyla bir gece trenine binmesi ve bu trende gizemli, heyecan dolu bir gece yaşaması ve sonrası anlatılıyor.





Devamı >>

7 Ekim 2015 Çarşamba

Kuzey - Burhan Sönmez

- 16 yorum

"Hayat, tek çizgi üzerindeki bir zamana yayılır, kendi yatağında akan bir nehir gibi, geri dönüşü yok. Geçmiş arkada kalır, gelecek ise ileridedir, bir arada bulunmaz bunlar. Bir nehirde iki kez yıkanamazsınız, diyenler haklı, zaman akmış, nehir çünkü değişmiştir. Rüyadaysa her şey aslında aynı anda olur, geçmiş ile gelecek şimdiki ana toplanmıştır. Zaman bunların iki yana doğru açılmasıdır sadece, yoksa sizin dünyanızdaki gibi dün ile yarının birbirinden kopması değil. Güneş gibidir."

"Bir gün ölecektim, bu yüzden her gün yaşamayı öğrendim."

"Aşk bizi coşturup ruhumuza başka bir pencere açarken, varlığın sınırına erdiğimizi hissederiz. Maddeden oluşmuş bu dünya bir hapishanedir bize, bundan kurtulmak isteriz. Derler ki, yükseklerdeki gerçekliğin farkına üç yolla varılır: Uyku, ölüm, bir de aşkla."


*****
Kuzey, Burhan Sönmez'in Masumlar kitabından sonra okuduğum ikinci kitabı. Kitap; Canbegi Köyü, Geyik İzleri, Beyaz Tilki, Safali, Kara Kurt'un Mağarası, Şahmaran Bahçesi, Gökyüzü Kapısı diye başlıklandırılmış yedi bölümden oluşuyor.

Kitabın kahramanı Canbegi Köyü'nde yaşayan Rinda.. Kahramanların isimlerinin farklı çağrışımları ve farklı bir dilleri var. Roman, Rinda'nın babası Aslem'in uçurumdan aşağı bırakılmış cesedine erken kalkan çobanların rastlamasıyla başlar. Rinda, Kuzey'e gitmek için köyden ayrılan babasının cesedine bakarken ağzında parlak bir küpe olduğunu fark eder. Bunu gizlice alır ve kimseye söylemez. Babasının izini sürmek ve Kuzey yolculuğundaki akıbetinin nedenini öğrenmek için yollara düşer. Ancak bu zorlu bir yolculuktur bilmektedir. Çünkü Kuzey'e gitmek tehlikeli ve çetin bir mücadelenin sezgisel, bilişsel, bedensel gücünü kuşanmayı gerektirir. Bu yolculuk kendi içinde bir çok gerçeği, farklı toplulukları, farklı kahramanların zorlu geçitlerini, rüya ile gerçek arasında sıkışıp kalan mücadeleleri, yaşlı bir ninenin unutulmaması gereken öğretilerini, Safali'deki bilge Küçük Sultan'ın sohbetlerini ve kavisli yolların yolcularının deyişlerini bütünleyen bir çok hikayeyi barındırır içinde. Rinda, Meraniler'in peşine düştüğü bu gizemli küpenin sırrına erişebilecek midir? Gökyüzü Kapısı'nın açılışına şahit olup, Loriya'nın suretine varıp yeni bir çağın başlangıcı için elindeki işaretlerin izlerini doğru takip edebilecek midir?

Kitapta bu farklı olay örgüsünün içinde genel olarak, varlık felsefesinin ayrıntılı bir şekilde ele alındığını görüyoruz. Özellikle Safali'nin Küçük Sultanı'nın sarayındaki felsefe sohbetleri, felsefeye meraklılar için biçilmiş kaftan mahiyetinde. Bu bölüme ilham kaynağı olanın ise, 10. yüzyılda Basra'da ortaya çıkan İhvan-ı Safa adlı felsefe akımının olduğunu kullanılan isim aracılığıyla anlıyoruz. Varlık, Tanrı, evren, varoluş, insan, aşk kavramlarının iyi bir şekilde harmanladığını hissediyoruz. Kitaba göre gerçek, aranarak bulunan değil, yaratılan bir şeydir.

Kuzey'in sürükleyici, masalsı bir şekilde yansıtılan insanlık yolculuğunda gerçekliğin belki de kalp aynasında biçimlendiğini duyumsayacaksınız...
Devamı >>

4 Ekim 2015 Pazar

zamanın kitabı

- 26 yorum

Zamanın uzun tünelinde nesin ki sen,
geçmişin yankısı, geleceğin sedasından gayrı?
doğmadan önce yazılmıştı senin yazgın,
öncesi ve sonrasıyla hayatın.

Ne doyacak açlık vardır orada, ne uyuyacak ölüm,
ne de doyuma ulaşacak aç gözlülük.
İnsanlar sırlarıyla şaşkın,
bilselerdi keşke
onlarda varolan esrarı…

Mihail Nuayme
(1889 – 1988)
Devamı >>

28 Eylül 2015 Pazartesi

Tesirsiz Parçalar - Ali Lidar

- 28 yorum


"Bir insan başka bir insanı bütün boyutlarıyla asla tanıyamaz. Karşımızdaki insana verdiğimiz değer mukabilinde istediğimiz tarafı gösterir istemediklerimizi de saklarız. Evrensel bir sahtekarlık bu ama yapacak bir şey yok.

Hiçbir şey ya da hiç kimseyi doya doya, tadını çıkara çıkara sevemedim. Elimden alınır ya da kaybederim korkusu içimden gelenlerin bir adım önündeydi hep. Çok sonra anladım ki ben aslında sahip olduğumu zannettiğim tüm sevdiklerimi en baştan kaybettim.

Doğup büyüdüğü yere ait değil insan... Acı çektiği ya da çok mutlu olduğu yere de ait değil... İnsan, olmak isteyip de olamadığı yere ait...

Bir şey oluyor bazen, bütün dünya senin düşündüğünün tersini bile düşünse o kadar kuvvetli inanıyoruz ki o şeye, gerçekle bağımız kopuyor. Sonrası acı oluyor elbet. Olsun... Samimi bir acı, sahte bir mutluluktan daha kötü olabilir mi gerçekten?

İnsan geçmişi düşünür, geleceği hayal eder, şimdiyi de yaşar. Ben ise şimdiyi de hayal ediyorum..."


Ali Lidar, yazmaya blogda başlamış. Ardından yazdıklarını Tesirsiz Parçalar adlı kitabında toplamış. İkinci kitabı şiir türünde ancak okuduğum bu kitabın türü biraz düşündürücü. Ben yazdıklarına anlatı demeyi uygun gördüm. Kısa kısa hayatın özünden, gerçeğinden damıtılmış anlatılar..

Ali Lidar'ın ilk yazısının adı Tesirsiz Parçalar olduğu için kitaba bu adı vermeyi uygun görmüş. Kitap genel olarak; aşk, aile, iyilik, kötülük, insan, dostluk, zaman gibi temalardan oluşuyor. Biraz argolu, sert bir üsluba rastlanıyor bazı yerlerde. Çoğu yerde ise masum, insanlardan uzak hayatı anlamaya, yorumlamaya yaşadıklarından yola çıkarak bir takım gerçeklere uzanmaya çalışan bir insan portresini görüyoruz. İnsanı yormayan açık bir anlatım var. Kısa ve öz diye nitelendirebileceğim bu tarz, çoğu yerde çok katmanlı düşüncelere bırakabiliyor okuyanı. Toplum olarak kaybedişlerimizin perdesizce direkt aktarıldığı yazıları, acılarımızı körükleyen arabesk şarkıları daha çok seviyoruz sanırım. O yüzden bu şekilde üretilen eserleri daha yakın görüyoruz kendimize. Tesirsiz Parçalar'da hayatın içinden kopmuş böyle kitaplardan biri..
Devamı >>

22 Eylül 2015 Salı

Kör Baykuş - Sadık Hidayet

- 16 yorum


"Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.

Düşündüm: "Gökte herkesin bir yıldızı olduğu doğruysa, benimki çok uzakta, karanlık ve pek önemsiz bir şey olmalıdır. Belki de benim hiç yıldızım yok!"

Hayat, soğuk kayıtsız, herkesin maskelerini çeker alır zamanla; maskeleri de hani çoktur herkesin. Fakat bazıları hep aynı maskeyi kullanırlar, ister istemez kirlenir, yıpranır bu maske. Tutumlu kimselerdir bunlar. Bir kısmı evlatlarına saklarlar maskelerini; bir kısmı da vardır ki boyuna maske değiştirirler, ama yaşlandıklarında görürler ki bir sonuncu maske kalmış ellerinde, ve bu da pek çabuk eskir, o zaman maskenin gerisinden gerçek yüzleri çıkar ortaya.

Şimdiye kadar tasarladığım haliyle dünya, değerini yitiriyor, geçersizleşiyordu; gecenindi söz; dünyanın yerine gecenin karanlığı hüküm sürüyordu (bana öğretmemişlerdi geceye bakmayı, geceyi sevmeyi).

İnsanların hile hurda dolu dünyasından hayvanların içten, kayıtsız ve çocukça dünyalarına sığınmıştı adeta. Hayatı boyunca mahrum kaldığı şefkati, sade duyguları onların ilgisinde, ülfetinde arıyordu."

Sadık Hidayet İran Edebiyatı’nın sansürlü yazarlarından biri. Özellikle Kör Baykuş adlı romanı intihar eğilimi içermesinden ötürü uzun yıllar yayımlanmamış. Ancak klasik İran Edebiyatı çizgisinin dışında Kafka, Rilke gibi yazarların yazış dünyasına yatkınlığı açısından önemli bir eser olduğu bilinmekte.

Kitap, kendi hayal dünyasında birçok karaktere bürünen bir kahramanın içsel gerilimini gözler önüne seriyor. Bu gel-gitli psikolojik durumlar ve buna bağlı gelişen eylemler genellikle zaman ve mekan dışında kalıyor. Şimdiki zamanla geçmiş zaman; anı, rüya ve hayal birbiriyle kaynaşmış durumda. Korkular, özlemler, ümit, ümitsizlik tıpkı inan kaderinde olduğu gibi bu olayların içinde. Karanlıkta gölgesini bir baykuşa benzeten kahramanın yaşadıkları sessizce katlanılan bir acının ifadesidir. Üzerinde durulan bu sessiz haykırışın içinde yer yer Hidayet’in etkilendiği Hayyam felsefesinin izleri de dikkat çeker. Kitaptaki kahraman erkektir, suça yakındır; yaşadığı aşk rüyadır, kadın kahraman ise kötücül olayların hareket noktasının başlangıcı gibidir.

Güzelliği ve gerçeği arama çabasında olan yılgın bir adamın, kötülüğün zembereğinde kayboluşunun içli bir simgesidir Kör Baykuş…


Devamı >>
 
Copyright © 2010-2014. maviye iz süren - Konular · Yorumlar
Düzenleme: Ferhat Bayram