30 Eylül 2014 Salı

DÜŞÜ NE BİLİYORUM

- 10 yorum

Kimdi o kedi, zamanın
eşyayı örseleyen korkusunda
eğerek kuşları yemlerine,
bana ve suçlarıma dolanan?
Gök kaçınca üzerimizden ve
yıldız dengi çözüldüğünde
neydi yaklaşan
yanan yatağından aslanlar geçirmiş
ve gömütünün kapağı hep açık olana?
Yedi tül ardında yazgı uşağı,
görüldüğünde tek boyutlu düzlüktür o
ve bağlanmıştır körler
örümcek salyası kablolarla birbirine
sevişirken,
iskeletin sevincini aklın yangınına
döndüren, fil kuyruğu gerdanlıklarla.
Yine de, zaman kedisi
pençesi ensemde, üzünç kemiğimden
çekerken beni kendi göğüne,
bir kahkaha bölüyor dokusunu
düşler marketinin,
uyanıyorum küstah sözcüklerle:
Ey, iki adımlık yerküre
senin bütün arka bahçelerini
gördüm ben!


Nilgün MARMARA
Devamı >>

28 Eylül 2014 Pazar

kalpli resim

- 14 yorum


Yağmurun sesi, yeni pişmiş poğaçanın kokusu, Van'dan gönderilen otlu peynirli kahvaltı masası vardı. Kadın sabah uyanmış okul dosyasını düzenliyordu, kızı ise oyuncak atlı karıncası ile oynuyordu. Annesine bir resim yapmıştı, onu verdi. Resmin adı kalpli resimdi, çok güzeldi.. Annesi ile sarıldılar birbirlerine. Orada sevginin derin hissedilen hali vardı..


Sonra yağmurun altında sınava yetişmeye çalışan gençler vardı. Eylüldü.. Kadın September isimli bir film buldu monoton, ağır bir filmdi. Oradaki köpeği çok sevdiler anne kız. Küçük kız, dün annesi ile aldığı bayramlığını dolabından çıkardı, yeniden denedi. Bir de evde küçük bir kızın bayram heyecanı vardı..
Devamı >>

Dünyada bir nehir

- 6 yorum

Bir gece şu ormanın kıyısından 
Gizlice geçip gitmeliyim 
Kimseler bilmemeli, kimseler 
Şurda bir zaman benim de yaşadığımı. 
Arkamdan sade bir ağaç 
Bir ağaç, ertesi gün ancak:
"Dün gece, demeli, burdan bir nehir geçmiş". 
İş işte bu kadarla kapanmalı. 
Habersiz çıkıp gidişime üzülmemeli 
Bir işim çıktığını bilmeli 
Bilmeli ki bu dünyada 
Herkesin bir işi vardır 
Kimin çok kimin az çalıştığını ise 
Dünyada kimse bilmez . 
Hem, şimdi, şu anda beni 
Ağrı 'ya yakın bir yerde 
Bir yığın tohumun beklediğini 
Sanırım biriniz bilmez. 
Bir varsam yanlarına 
Kim bilir nasıl bayram edeceklerdir 

Bir de böyle düşünün. 
Biz ki hepimiz ayrı ayrı bekleniriz 
Kimimizi bir papatyadır bekleyen 
Kimimizi bir kavak ağacı. 
Keyfime göre yaşadığımı 
Hanginiz ileri sürebilir? 
Şu gökyüzünü doyasıya seyrettiğimi bilmem. 
Ama siz yine de, 
Böyle gece gündüz 

Akıp durduğuma bakmayın benim 
Benim de şüphesiz geçen hayatıma bakıp 
Tutulduğum olmuştur 
Ölümü düşündüğüm sizin gibi 
Böyle olacak olduktan sonra 
Niçin geldiğimi sormuşumdur 
Yani benim de Hitler, 
Benim de Mussolini kadar 
Yalnız kaldığım olmuştur dünyada. 
Ama ne çok şey var sevilecek 
Bize ölümü düşündürmeden 


Tutacak şu dünyada 
Dedim ya şu hepimizin üstündeki 
Gökyüzü var bir kere 
İnsanı tutup kolundan 
Yere çalıveren. 
Sonra belki büyük denizlerin 
Şaşkın balıklan vardır 
Ve nerede olursak olalım 
İnsanlar vardır belki evvela 
Belki de aynı hizada 
Sümüklüböcekler gibi yalnız 
Sümüklüböcekler gibi çıplak, kimsesiz. 
Ve nihayet ekilmemiş topraklar vardır 
Bizi düşünüp gelmiş 
Bizi ölümden alıkoyan. 
Şimdi belki anladınız 
Niçin durmadan akmak isterim. 
Niçin geçen hayatımdan çok 
Önümdeki günlerime bakarım 
Niçin ölemem.


İlhan Berk
Devamı >>

27 Eylül 2014 Cumartesi

Sevmek zamanı

- 12 yorum


“Ben senin resmine değil de sana aşık olsaydım o zaman ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme, belki de alay edecektin sevgimle… Hâlbuki resmin bana dostça bakıyor, iyilikle bakıyor ve ebediyen bakacak. Hayır! Benimle resminin arasına girme. İstemiyorum seni! Ben senin yalnız resmine âşığım.”


“Sen dostlukların, aşkların kolay mı kurulduğunu, kolay mı sürdürüldüğünü sanıyorsun?
Resminle aramda ne kadar uzun zamanlar geçti.
İlk karşılaşmamızı dün gibi hatırlarım.
Birden bana iyilikle, sevgiyle bakan bir yüz gördüm.
Elbiselerim eskiydi, kirliydim, sakallarım uzamıştı. İnanamadım…
O insanca bakışı bir daha göremem diye bir daha resme bakmaktan korkuyordum.
İkinci kere zorlukla baktım resmine.
Gene iyilik, gene sevgi vardı gözlerinde.”


Boyacı Halil / Sevmek Zamanı/ 1965




Devamı >>

uykusu çok gözlere

- 6 yorum

"Sen bir insansın, insanlar arasında yaşamalısın
mükemmellik enderdir, bunu söylemek zorundayım
insanlar farklı cevherlerden yaratılmışlardır -
onlara tahammül et tıpkı onların sana tahammül ettiği gibi

ve Allah'ın huzurunda dur; görevinde titiz ol
başka insanların nasıl olduğu o kadar önemli değil"

Frithjof Schuon'un "Bilgelik Şiirleri'nden"




Adam fısıldadı:
''Allahım konuş benimle''.
Ve bir kuş cıvıldadı ağaçta.
Ama adam duymadı.
Sonra adam bağırdı:
''Allahım konuş benimle''.
Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı.
Ama adam dinlemedi onu.
Adam etrafına bakındı ve,
''Allahım seni görmeme izin ver'' dedi.
Ve bir yıldız parladı gökyüzünde.
Ama adam farkına varmadı.
Ve yüksek sesle haykırdı:
''Allahım bana bir mucize göster''.
Ve bir bebek doğdu bir yerlerde.
Ama adam bunu bilemedi.
Sonra çaresizlik içinde sızlandı:
''Dokun bana Allahım ve burada olduğunu anlamamı sağla, ne olur!''
Bir kelebek kondu adamın omzuna.
Ve adam kelebeği, elinin tersiyle uzaklaştırdı...
Halil Cibran
(1931 Lübnan asıllı ressam, şair ve düşünür)
Devamı >>

26 Eylül 2014 Cuma

iki yaprak

- 8 yorum

Sonbahar yaşanırdı sokaklarda ben lagar bir meşe olurdum. Alnımdan iki yaprak düşürürdüm size görmezdiniz.  Sonra ben gözlerinizi görmemek için yürürdüm, farzet ki biz burada elma ağacıyız dalımızdan elma sarkıyor insan bakmaz mı, derdiniz. Ben gözlerinize bakar gülerdim.

Çocukları dinlerdim, onların saçlarımla oynamasına, bana dokunmalarına izin verirdim. Masum dünyalarında bir an kaybolurdum. Konuşun derdim konuşun kendimi dinletmeyin bana. Eğer dinlersem pişman olurum, dinlersem gözlerimde iki yaş birikir derdim. Siz duymazdınız. Kabuğu soyulan derimin kabuklarını toplardım. Şartlı sevmelerin içinde bulurdum kendimi, şartlı iyiliklerin içinde.. Her şeyin bir bedeli var der, gücenmezdim. Bir gece sessizliği olurdum içinde yalnız cırcır böceklerinin konuştuğu. Göğün en uzağındaki bir yıldıza anlatmak isterdim yaşanılmayan ama yaşanılmasını istediğim masalları o da duymazdı beni. Ardından bir savaş uçağının sesi bölerdi sesimi, ben yalnızlık olurdum. Büyük bir suskunluğun içinde alnımdan iki yaprak düşürürdüm size, görmezdiniz. Adım son bahar olurdu, siz eksik olmayan gülüşüme aldanır, inanmazdınız..
Devamı >>

23 Eylül 2014 Salı

Doğa Tarihi - Hakan BIÇAKÇI

- 18 yorum

"Dünyanın kendi etrafında dönmediğini hissettiği an paniğe kapılıveriyordu Doğa. İçinde bulunduğu iş ortamı da bu paniği acımasızca köpürtüyordu. Hep merkezde olmalıydı. Hep farklı olmalıydı. Farkı fark edilmeliydi. Kalitesi gözle görülmeliydi. Kesintisiz olarak arzulanmalıydı. İştah, takdir ve kıskançlık dolu gözler hep üzerinde olmalıydı. Yıllar sonra sağda solda küçük adamların belirmeye başlaması da bu takıntının eseri olacaktı.

Doğa, 420 aylık bir bebekti. Pembemsi. Lacivert lensli. Ilık kokulu. Göğüslerine silikon yaptırsa mıydı? Site güvenliğinin yanından yavaşlayarak geçiyordu. “Etiniz nasıl pişsin Doğa Hanım?” Plazanın eksi yedinci katında yarı İngilizce yarı Türkçe PowerPoint sunumu yapıyordu. Cafe Jungle. Londra. Sepultura tişörtü. Elektronik sigara. Doğa’nın en sevdiği mevsim, yazdı. Facebook’ta yorumlar çook güzeldi. Doğa, “bomba gibiydi”. Alev olmasa, şu küçük kırışıklıklar, Onur ve diğer metal turnikeler..."


Hakan Bıçakçı'yı Ot Dergisi'ndeki öyküleri ile tanıyordum. İlk kez bir romanını okudum. Doğa, metropol bir şehirde yaşayan, otuz beş yaşında bir iş kadını. Hayatı plaza, site, avm üçgeninde geçen tek derdi fiziksel olarak daha güzel gözükmek olan bir kadının yolcuğu..

Punk kültürü ile geçmiş bir gençlik hayatının ardından yüksek platform ayakkabılarla, kadınsı kıyafetlerle iş dünyasında kendini ispat etmeye çalışan bir kadının güncesinden günümüz insanının gidişatına, modern tarihine nüfuz eden bir gerçek Doğa Tarihi. Doğa, sürekli dış görüntüsünün daha iyi olması için çabalıyor, iş hayatında en iyi olmak istiyor ve çocuk yaparsa vücudu deforme olur diye evliliği düşünemiyor. Onur adlı erkek arkadaşı ile sofistike havası olan Fransız lokantalarında yemekler yiyor, spor yapıyor. Sürekli değiştirdiği kız arkadaşları ile alış veriş yapıyor. Aynı anda yaşantısını facebook gibi sosyal medya ortamlarında paylaşıyor. Kafasında üç erkek var: biri ilk aşkı, diğeri konumu gereği tutunduğu erkek arkadaşı, ötekide bedensel olarak onu tatmin eden yasak aşkı. İlişkilerdeki yozluk, aile içi kopukluk ve mega kentlerin dışarıdan mutlu gözüken hayatlarına adeta bir ayna olmuş bu kitap. Bir nevi her alanda hep iyi, başarılı, güzel kalma baskısının bir insana yansımaları..

Yitirdiğimiz değerler, bozuk aile ilişkilerinin çocuğa psikolojik olarak yansıyan sonradan ortaya çıkan izleri, bağımlı olduğumuz, gerçek olmayan sosyal medya ortamlarında beğenilerle egolarımızı tatmin etmemiz, sıkıştırılmış zamanlarda ezbere yaşayışımızın oluşturduğu boşluklar, yarım kalan ilişkilerin neden olduğu arayışlar aslında günümüz plaza insanın güncel durumu. Kitap, bizi yoz gerçeklerle yüzleştirirken; dili ve sadeliğiyle hiç yormuyor. Akıcı ve gerçekçi...
Devamı >>

16 Eylül 2014 Salı

Beklenen

- 20 yorum

Ne hasta bekler sabahı, 
Ne taze ölüyü mezar. 
Ne de şeytan, bir günahı, 
Seni beklediğim kadar. 

Geçti istemem gelmeni, 
Yokluğunda buldum seni; 
Bırak vehmimde gölgeni, 
Gelme, artık neye yarar? 

(1937) 


Necip Fazıl Kısakürek 
Devamı >>

14 Eylül 2014 Pazar

Akşama misafir var :)

- 15 yorum
Merhaba şekerler :)
Yarın okullar açılıyor. Tüm hazırlıklarımı yaptım. Gülce'nin okul listesini tamamladım, ütüleri bitirdim, öğrencilerim için ihtiyaç listesi hazırladım. Bu sene öğlenci olduğum için hafta içi yemeğe misafir almam zor oluyor diye bu akşam çok sevdiğimiz arkadaşlarımızı çağırmayı uygun gördüm.

Menümüz:
Önce mercimek çorbası. Ana yemeğimiz ise, yukarıda gördüğünüz çömlekte etli tava. En alta kuş başı şekilde doğranmış etleri yerleştiriyoruz, üstüne kabukları soyulmuş domates, üstüne yeşil biber, tuzlu suda bekletilmiş patlıcan, sarımsak ve en üste yeniden domates doğruyoruz, en üste zeytin yağı ve tuz ekliyoruz. Pişirim fırınına gönderiyoruz. Vaktiniz varsa ocakta da pişirebilirsiniz. Bu tarz kaplarda yemekler gerçekten lezzetli oluyor.


Ana yemeğin yanına zeytin yağlı taze barbunya, köri soslu tavuk baget, havuçlu pilav, kırmızı biber sarması ve patatesli börek. Barbunyanın genelde suyunu çektiriyorum. Üstüne bir daha zeytin yağı ve limon suyu gezdiriyorum. Tavuk bagetleri haşlıyorum, sonra köri sosu tavada iyice yediriyorum. Havuçları rendeleyip, az kızarttıktan sonra pirinçleri ve tavuk suyunu ilave ederek pilavı pişiriyorum. Börekte, patatesli harçtan hazırladığım buzluk böreği. Bunu çok yapıp buzluğa atıyorum acil misafir geldiğinde hemen çıkarıp pişiriyorum. Çıtır çıtır oluyor. Kırmızı biber sarması onu henüz yapmadım çünkü biberlerin közlenmesini bekliyorum. Çok güzel bir meze tarifi ayrı bir gün tarifini paylaşırım sizlerle :)

Bu fotoğraftaki de yaparken adı kakaolu ıslak kurabiye olan ama piştikten sonra çatlak ıslak kurabiye diye adlandırdığım kukilerim :) Çocuklu misafirlere genelde sevebilecekleri tatlılar yapıyorum. Görüntü kötü ama tadı fena değil.

Dilerim bu eğitim öğretim yılı tüm öğrencilere, öğretmenlere ve ebeveynlere kolay, huzurlu, mutlu gelir. Herkese güzel haftalar :)

Devamı >>

13 Eylül 2014 Cumartesi

Yeryüzüne Dayanabilmek için - Tezer ÖZLÜ

- 4 yorum

yaşamımın akışını gözleyen bir yabancı olsaydım, 
yaşamımın hiç ile son bulacağını, korkunç, aralıksız bir kuşku 
ve yaratmak uğruna sürekli olarak kendine işkence etmekle boşa geçtiğini 
söyleyebilirdim. 
oysa kendi yaşamıma katılan olarak, umut ediyorum.

Yeryüzüne Dayanabilmek İçin, Tezer Özlü'nün yurt dışındayken Türkiye'deki dergilere 
yazdığı, dünya edebiyatı, sinema ve tiyatroyla kurduğu ilişkiyi kendi edebiyatı ile 
harmanladığı yazılardan oluşuyor.

Berlin Film Festivali'ne, tiyatro günlerine, Frankfurt Kitap Fuar'ına, Venedik Film Şenliği'ne dahil olan yazarın gözlemleri, düşünceleri ve yazmaya dönük içsel konuşmaları.. Ödül alan, almayan birçok filme dair yorumları, ünlü yönetmen Tarkovski ile yapılan röportaj, buna benzer bir çok yazar ve sanat insanı ile yapılan söyleşiler.. 

Kitaptan aldığım notlar:

Okunup araştırılacaklar:

Antonio Gramsci kitapları.
Rosa Luxembourg kitapları
Peter Weiss - Not Defterleri, Direnmenin Estetiği
Juan Rulfo - Pedro Paramo. Şiirleri de varmış.
Cesare Pavese - Yeni Ay
Djuna Barnes - Gecenin Uzantısı
Italo Svevo - Zeno'nun Bilinci 


İzlenecek Filmler:

- Arı Kovanı
- Metropolis
- Cennetten de Yabancı
- Veronika Voss'un Özlemi
- Sessiz Okyanus
- Kaos
- Venedik'te Ölüm
- Herkes kendi başına ve Tanrı herkese karşı
- Hakkari'de Bir Mevsim






Devamı >>

11 Eylül 2014 Perşembe

Baharda Yine Geliriz - Barış BIÇAKÇI

- 14 yorum

İş yerlerinden yorgun argın çıkanlar, demir köprüleri zangır zangır titreten, hemzemin geçitlerde çanlar çaldıran trenlere bakarak düşlere dalar: Sevgiliye kavuşmalar, büyük yolculuklar, alıp başını gitmeler… Önce bozkır boyunca dümdüz, sonra yeşillikler içinde kıvrılarak… Ama işte düştür bütün bunlar ve belediye otobüsleri tıklım tıklımdır..

Barış Bıçakçı, kitapta yer alan kısa anlatılarla yaşadığımız anlık durumları, duygusal gel-gitleri ve içsel yolculukları sözcüklerle resmediyor. Okuyucuyu içine çektiği dünyayı olduğu gibi, dokunmadan ifade ediyor. Büyük bir anlar derlemesi diyebiliriz bu kitaba.

Tek bir cümleyle ya da tek bir fotoğraf karesi ile anlatılmak istenen bir durumu; samimi bir hava oluşturarak öyküleştirmeyi anlatıyor Bıçakçı. Hikaye aralarında şehir rehberi başlığı ile yazılan notlar hikayelerdeki duruma ait bir iç görü oluşturmada faydalı oluyor.

Kitapta, modern hayatın gidişatına ve büyük kentlerin insana ait yönlerini unutturan, onu esir alan monotonluğuna bir tavır alma söz konusu. Bu anlamda kitabın, insanın unuttuğu şeyleri anımsatan bir yönü var. Bunlar tabiki bezgin, yorgun bir hayatın keşmekeşliğinde unuttuğumuz insani duygularımız.

Duru bir  suyun içindekileri, bir öykü kıvamında yansıtmak bu olsa gerek..


"Güzel bir kitap okumak ve ömrümün geri kalanını o kitabı okuduğum yerde geçirmek istiyorum," demişti o. Sonra da bana dönüp sormuştu: "İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?"

şehir rehberi

şehrin yüksek binalarından birine çıkıp aşağıya bakıyorum, her şehirde rastlanabilecek bir manzarayla karşılaşıyorum: yüzlerce insan, bazen birbirlerinin yolunu keserek oradan oraya gidip geliyor... ölümsüz gibi görünüyorlar. "nedir bu?" diye soruyorum kendi kendime, anlamlandırmak gerekiyor, "kâbus mu, şenlik mi?" arka arkaya bir sürü karşıt anlamlı sözcükler geçiyor aklımdan. eksilerle artıların birbirini götürmesi gibi kalabalığın da bir matematiği var. sıradanlık bu olmalı: bütün karşıtlar birbirini götürüyor. başka ne söyleyebilirim ki size?


Devamı >>

Dinle beni Sebastian :)

- 15 yorum

Olmak istediğin kişi ile olduğun kişi arasında hep bir fark olacak Sebastian. Kendin ol deme bana. Çünkü kendin olabilmek bu kalabalıkta çok zor. Uçurumlar keskinleşiyor bir de gözler var.
Geçmişi bıraktığın yerde çöreklenen sancılar var. Çevrende o kadar kafanı karıştıran uyarıcılar, sesler var ki.. Boğulmadan yüzmeyi öğret bana Sebastian. Anlık melankolileri seversin sen, ama ben hep melankoliğe çalıyorum. Melankoliden uzaklaştır beni. Sonra işte değiştiremediğim şeylere, kabuklara, sahteliklere kendi kendime alınıyorum. Alınmamayı öğret bana. Biliyorum çok fazla oluyorum ama yine de dinlersin sen beni. Okudukça moral verirsin bana. İnstagramda en çok seni okumayı seviyorum :)

Yine de biliyor musun Seboş, dokunduğum bedene, duyduğum her ezgiye, okuduğum kitaplara, yazdığım her kaleme, bir şeyler öğrendiğim tüm insanlara, yaşadığım şu ana, öğrenirken yeşerdiğim ağaçlara, pembeye çalan gün batımlarına, yalnız kuşlara, hayat dolu kızıma hayranım ben.




Devamı >>

10 Eylül 2014 Çarşamba

Asfur

- 10 yorum

öyle bir zamandı. rüzgarlar yeni esmeye başlamıştı, sokaklar taze bir sonbahar kokusunu ağırlıyordu. göçmen kuşlar hazırlık yapıyordu...

öyle bir zamandı.. kalbin, lirik bir fırça darbesini andıran müteessir bir dokunuştu kalbime. yüzün, yanağa ansızın konan tatlı bir busenin tebessümüydü. büyümeyi öğrenemeyen bir çocuktum ben. kendi yanlışları ile, kendi ile mücadele etme yetisini kazanamamış çocuktum. geldin. insanın yaptığı her şeyden keyif almasını sağlayan bir esenliği yaydın ruhuma. kutlu kıldın anları. çaresiz sandığım, yanıtsız sandığım soruların basit yanıtını gösterdin bana. avuçlarımda kendiliğinden açan beyaz çiçeklerin kokusu gibiydi her gün doğumu.

öyle bir zamandı. rüzgarlar soğuk esmeye başlamıştı. dilim bilmediği bir sözcüğü söylemeye çalışıyor gibiydi. kalbim bilmediği bir duyguyu konuk etmeye başlamıştı. hatırlattığın her şey gittiğin o anda kalmıştı.. sonbahar daha çok kızıla çalıyordu ruhum kızıl anıların içinde boğuluyordu..

öncem yoktu sanki. önceden ben nasıldım, unutmuştum. günlerce kendimi uyuşturmaya çalıştım. gizli gizli şarap aldım. herkes uyuduktan sonra kimsenin görmediği balkon köşelerinde içtim. ellerim tütün kokuyordu. gözlerim ferini kaybetmişti. sevdiğin kitaplarla uyuyakaldım. sevdiğin şiirleri ezber ettim. beyaz ekrandan fotoğraflarına baktım saatlerce. ablama kaşını kaldırıp bakış attığın fotoğraflarını gösterdim. asfur derdin bana, buralara ait olmayan kuş. buralarda özgürce uçamayan kuş. o kuşun, kaybolduğu gökte nefes almaya çalışıyor şimdi. mecali olmayan ayakları ile yürümeye çalışıyor. aramızdaki engelleri biliyorum. mezhep farkı.. ben bunları bir gün düşünmedim bile. sense hep orada kaldın.

bir gün. bir gün dedim kendime. bir gün. konuşacağız seninle. bir gün yaşadığım, kendimi senin için bir çıkmaz sokağa dönüştürdüğüm zamanların dimağıma kazıdığı sözcükleri sıralayacağım sana. tanrı seni ne kadar güzel yaratmış dediğin yerde, bizli hayallerin kapısını açtığın o yerde.
dağılmışlıklarımı bir bir toplamayı becerebildiğim bir gün, ötekileştirmeyi, yabancılaştırılmayı anlatacağım sana...
‘Asfur talli mni ssibbek we elli ya lulu
Xabbini ‘andek xabbini daxlek ya lulu
Iltillu inta min wayn alii mi n hudud I-ssema
Iltillu cayi min wayn elli min-afas giban
Iltillu risatek wayn elli farfatha zeman
Nizlet ‘ahaddu dam-a we cnahatu mitkiyyi

We thadda bilard we kal beddi imsi we ma fiyyi
Dum maytu’a kalbi sar yitwacc’a ala cruhatu
Kbel ma ykessri-ihbas itkesser sawtu wi cnahatu


Bir kuş baktı pencereden
'Lulu’ diye seslendi
‘Beni yanında sakla, sakla beni
Ne olursun lulu
“Sen neredensin”diye sordum ona
“Gogun sınırından” dedi
“Nereden geliyorsun dedim?”
“Komşunun evinden” dedi
“Kimden korkuyorsun ” dedim
“Karga kafesinden ” dedi
“Tüylerin nerede” dedim
“Zaman uçurdu ” dedi

Bir damla göz yası süzüldü yanağından
Kanatları büküldü
“Yere sağlam basıp kendi yolumda yürüyeceğim” diyordu
Onun yaralı hali gibi
Kalbimin yaralarıda acı veriyordu bana
Zindanın demirlerini kıramadan

Kesildi sesi, kırıldı kanatları.
Devamı >>

9 Eylül 2014 Salı

Leylim Leylim..

- 16 yorum

Ne tuzsuz şeydi şu dünya be. Geldin, buldun, şenlendirdin, insan ettin beni. Yemeyip-içmeyip, yatmayıp-uyumayıp, seni anlatmalı bu yürek.” - Ahmet Arif

Kitap, büyük şair Ahmet Arif'in, Leyla Erbil'e gönderdiği mektuplardan oluşuyor. Bu mektupları, sürgündeyken körkütük bir aşkı kalbinde taşıyan Ahmet Arif, aşkına karşılık bulma umuduyla ya da o zor günlerde hayata tutunabilme güdüsüyle yazmıştır.
Leyla Hanım, bu mektuplaşmalarda dostluk sınırını çizmiş ve bu sınırı gün geçtikçe derinleştirmiştir. Ahmet Arif'in de bu konumu kabullendiği mektuplardan anlaşılıyor.

Önce bu mektupların yayınlanmasını istemiyor Leyla Hanım. Ancak belli bir vakit geçtikten sonra gerçeğe bağlılık amacı ve halkına inanmış, bunun için büyük bedeller ödemiş yeterince değeri bilinmemiş büyük şairin unutulmaması için yayınlanmasına karar veriyor.

Mektuplar, yazıldıkları dönemin entelektüel ve yayın ortamını, Ahmet Arif'in sürgün günlerini, yaşadığı siyasi baskıyı, içsel dünyasını ve en çok da yalnız kalan büyük aşkını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.


Mektuplardan:
15 Mayıs 1954
Ankara
Leylâ, Canım,
Kayb, berbat ve sessizim… Sessiz ve dolu: Allahtan ki sen varsın. Yoksa halim korkunçtu. 
Burası bir köy! Yakınlarımın bütün ısrar ve gayretine rağmen, hemen anneme gideceğim. Pazartesiye trendeyim. Eve gidince senin mektubunu bulmalıyım. Anneme ilk sorum o olacak zaten.
Sen nasılsın ömrüm? Son telefonda canını sıktım mı? Ben artık annenden korkmuyorum. Aksine onu, kendi annemmiş gibi seviyorum. Buna ne dersin?
Hınca hınç mısra doluyum. Kara ve yeşil fon, hepsinde hâkim. Biraz kendime geleyim, mendillerine, bluzlarına, yastığına mısralar serpeyim. Ha?
Fotoğrafındaki “halbuki…”yi hâlâ anlayabilmiş değilim. Anlatır mısın?
Bütün bunlar, beyhude biliyorum. Şaheser olan, benim uçakla oraya gelebilmemdir. Allah kahretsin, bu hastalık, bu rezaletler ve bu aile mecburiyetleri… Ne yapsam?
Gözlerinden öperim canım. En çok da burnundan. Gülme, ciddi söylüyorum. 
Yarı parçan.”

“Canım benim,
Bilir misin, ‘canım’ dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep.”

“Öpüyorum ama doyamıyorum. Mutluluk ya da cehennem bu galiba. Sana doymak, korkunç ahmaklık olur. Hadi gel …”

“Seni cehennem bir hasretle öperim.”
Devamı >>

8 Eylül 2014 Pazartesi

onlara..

- 12 yorum

İki çocuğun bu hali o kadar sevimli ve güzeldi ki, buz parçaları neşe ile dans etmeye başladılar ve böylece Kay'a bir çift yeni patenle birlikte hürriyeti ve dünyayı verecek olan ebediyet kelimesini kendiliklerinden yazdılar...

                                                                           Karlar Kraliçesi, Andersen
Devamı >>

7 Eylül 2014 Pazar

Kule Canbazı - Sunay AKIN

- 8 yorum

"İkinci Dünya Savaşı öncesinde, çocukları da görürüz bowling salonlarında: ama onlar, oynamak yerine kukaların yanında durmaktaydılar. Görevleri, devrilen kukaları dizmekti. 1946 yılında, otomatik dizme makinesi yapılana kadar kukalar, "pinboy" adlı çocuklar tarafından hazırlanırdı yeni atışa.
Çocuklar, dizdikleri kukaların üstünde bulunan sıraya oturduklarında, ayaklarının altından geçiyordu atılan toplar...
Her şey, savaş günlerinde olduğu gibiydi yani...
Büyükler kazanmak hırsıyla atış yaparken, küçük ayakların altında devriliyordu yaşam...
Ve çocuklara her seferinde, yıkılanları yapmak, yaşamı yeniden ayağa kaldırmak düşüyordu!"


Paris'teki Louvre Müzesi'nde sergilenen Roma askerlerinden, Londra'daki Kraliçeler Müzesi'ndeki boncuklu Türk askerlerine oradan İstanbul Beyoğlu'ndaki Hacopulo Pasajı'ndaki kırık oyuncakların onarıldığı Kuklalar Hastanesi'ne uzanan bir yolculuk.. Kitap, otuz beş başlıktan oluşan, fotoğraflarla zenginleştirilmiş otuz beş ayrı dünya gibi..

Kitapta oyuncakların insan ruhunun masumiyetini yitirmemesi adına çok önemli bir işlevi olduğu vurgulanmakta ve günümüz teknolojisinde özellikle oyuncak sektörüne hakim olan plastiğin olumsuzluklarına değinilmektedir. Olaylar, tarihten koparılmış küçük hikayelerle, önemli, şaşırtıcı bilgilerle, şiirlerle bezenmiş tatlı Sunay Akın üslubu ile aktarılmıştır.

Fırıldak, tel dolap, canbaz, hacıyatmaz, sipsi düdük, kamış zurna, hareketli leylek, kayıklar.. Bu oyuncakların hepsini küçük bir el arabasına yüklemiş Akın'dan, kıssadan hisselerle ve duygularla bütünleşmiş nice güzel oyuncak hikayesi..

"Oyuncaklarla oynamayan, onların büyülü dünyasından uzaklaşan bir insan asla şair olamaz; ''şiir'' adını verdiği dizeleri alt alta kurabilir, ama onların arasından bir şair asla göz kırpmaz okura. Şair yüreği  ancak oyuncakların  koruduğu bir ortamda büyüyebilir. Oyuncaklar, muhafızıdır şairin. Bana inanmayanlar, Pablo Neruda'ya kulak versinler:
''Evimde iril ufaklı bir sürü oyuncak bulundururum, oyuncaksız yaşayamadım. Oyuncakla oynamayan bir çocuk, çocuk sayılmaz; fakat oynamayan bir insan çocuk yanını ömrü boyunca yitirmiş olur ve bunun yoksulluğunu çeker. Ben evimi bir oyuncak gibi yaptım ve bu evle sabahtan gece yarılarına kadar oynadım."


Devamı >>

6 Eylül 2014 Cumartesi

Boş

- 12 yorum
Bazen hayat gafil avlayabilir bizi 
Tam da gardımızı indirmişken 
Fakat altından kalkamayacağımız hiçbirşey yok. 
Nick Cave
 
Telefondaki hıçkırıklarını unutmayacağım Umay. Seninle konuşurken, o an,  sana söyleyebileceklerimin bir resmini çizip vermek isterdim. Yenilmiş yılların resmini. Boşu boşuna, insanın kendini olmayan bir saçmalığa vurmasının çaresizliğini göstermek isterdim sana. Göz yaşlarını akıt rahatla. Ama orada bırak ne olur...

Sürekli kendini birilerine açıklama durumu berbat bir duygu. İnsan anlaşılamadığı ya da kendini doğru ifade edemediği için mi bunu yapar kendine? İnsan kendine sürekli ön yargılı olarak yaklaşan birine neden kendini anlatmaya çalışır? Karşındaki kabullenmiyorsa, her şeyi anlatmanın bir manası var mı?

Bir olaya verdiğin tepki biçimi çok önemli Umay. Tepkinin şiddeti senin tepki verdiğin durumu siler. O an, tepki verdiğin insan sadece tepki biçimine yönelir ve kolay olanı yapar seni suçlar. Bu insanın neden tepki verdiğini sorgulamaz. O yüzden tepkiyi doğru dile getirmeyi bilmeli insan.

Kızarsın, daha çok kızarlar.
Suçlarsın, daha çok suçlarlar.
Uğraşma..

‘dünyayı , bu acımasız ayrımı izleyerek algılayan biri için , artık normal , masum , doğal olan hiçbir şey yoktur.. her küçük ayrıntı ‘yanlış hayat’a dayandırıldığından , kuşkuludur.. kişi , hoşuna giden , beğendiği şeyler konusunda , iki kat dikkatli olmak ve daha fazla kuşkulanmak zorundadır.. adorno , sakatlanmış yaşamdan yansımalar’ında şunları yazar : ‘artık zararsız olan hiçbir şey yoktur.. çiçeklerin üzerine düşen şiddet gölgesi görülmediği anda , bahar dalı bile yalana dönüşür ; ‘ne kadar hoş’ gibi masum bir ünlem bile mide bulandıracak kadar nahoş bir varoluşun mazereti olur.. artık güzellik ve avuntu yoktur – korkunç olanı gören , ona dayanabilen ve olumsuzluğun avuntusuz bilinci içinde yine de daha iyi bir dünya olasılığına bağlı kalan bakıştan başka..’
                                                                                                 Ulrike Meinhof
Devamı >>

3 Eylül 2014 Çarşamba

frambuazlı pasta

- 24 yorum

Akordu bozuk şarkılar için çok uğraştık be dostum.. Şimdi kendi notamızla yeni bir şarkı söylemeyi de öğrendik. Ne güzel..

Gözlerimize bağladığımız basit bir bez parçasıymış görmemizi engelleyen.. Bunu biz yapmışız can dost.. Onlar gözlerimizi perdeleyip yaşamdan uzaklaştıranlarmış meğerse.. Kör nokta, karanlık dolu bir uçurummuş..
Gün batımına ne kadar var, zaman bizden yana mı dost? Haydi kurtaralım onu, bize döndürelim tüm iyilik aynalarını.. Üzülme dost, sen olabildiğince masum ve hep sevgi dolu oldun hep üzülme.. Sahiplenme onları, sevgiyi ve umudu sahiplen sen.. Korkma aydınlık günler seninle. Her seher vaktinde ruhundaki hayali canlı kılan kıvılcımlar seninle.. Üzülme..

Kapanmıştım öyle duaya teslim etmiştim kendimi.. Birden kapı çaldı. Güzel gözlerin gülücüklü bakışları kırık bir şiirden kopardı sözcüklerimi.. O sözcüklerin seslerinden oluşabilecek tüm iyi sözcükleri bahşettin dost.. Ne güzel..

Bir Ot dergisi, bir frambuazlı pasta ve en içten gülüşünle renklendirdin o anı.. Burnumun ucunda en sevdiğimden gelen, yayılan esenlik kokusu.. 

Hoş geldin kardeş, Hoş geldin Elsa...
Devamı >>

Neal Cassady

- 8 yorum

Biliyor musun, aslında her şey başladığı yerde biter ve bir bitki biter oracıkta. Benim bitkim küçük kısır bir zeytin ağacıdır. Güneye doğru yola çıktığımda hep yolumu kesen ve yollarda tüm kasvetimi bir paket sigaraya kurban eden küçük kısır bir zeytin ağacı. Bir gün bir bahçem olacak ve zeytin ağaçları yetiştireceğim. Bir gün bir bahçem olacak ve kurtulacağım tüm lanet arka bahçelerden. İnsan olacağım. Sevgili, koca ya da metres olmayı bırakıp; bırakıp araba yıkamayı, bulaşıkçılığı, dost olmayı, insan olacağım. Kimseye yer ayırmıyorum bahçemde, yalnız ve mutsuz olacağım. Gittiğim güne dek hayatın beyin damarlarındaki bir hava kabarcığı olacağım. Bir gün patlayacağım ve her şey sona erecek. Ne güzel, değil mi? Hala hayal kurabiliyor olmak, bekar olmak, her gün kansere, aids’e ve tüm illetlere biraz daha yakın olmak ne güzel. İstersen cevap da verebilirsin, ya da en iyisi sus biraz. Çünkü hep ben konuşmalıyım ki gerçek gibi dursun tüm bunlar. Sahi, bunca ifrit gerçek olabilir mi?

Eski günlerdeki kadar karanlık olabilseydim umursardım bana vereceğin cevabı; şimdilerde hiç olmadığım kadar net’im, her şey o kadar belirgin ki kimsenin düşünceleri beni ilgilendirmiyor.

Neyse, bizi nasıl olsa anlamayacaklar dostum. Ardımda hamile bir sevgilim olsaydı yinede düşerdim yola ama kafamda bunca acı varken kıpırdayamıyorum bile. Ardımda mutlu bir an bıraksaydım yinede düşerdim yola ama içimde bunca kirli yalnızlık varken kıpırdayamıyorum bile. Ardımda bir ceset bırakabilecek olsaydım yinede düşerdim yola ama kendi cesedimi sırtımda taşıyorken kıpırdayamıyorum bile. Bir bira daha söyle de susalım biraz, ki azıcık da gece konuşsun.


Lanet olsun mu derdin en çok yoksa Allah belanı versin mi? Sanırım ben bu iki kelimeyi de bakire bir kızın dokunulmazlığı olarak görüyorum ve sen böylesine küfürbaz olabildiğin için imreniyorum sana. Bu kadarı yetebilirdi belki ama ben ağlamak istiyorum yinede. 
Devamı >>

Fernando Pessoa

- 8 yorum


Tanımaya başlıyorum kendimi. Ben yokum.
Olmak istediğimle başkalarının gözündeki ben..
Arasındaki boşluğum ben.
Ya da o boşluğun yarısı , 
çünkü orada da hayat var..
Sonunda ben oyum işte.
Işığı söndür, kapıyı kapa, son ver koridorda
Terliklerini sürüklemeye.
Rahat bırakın beni odamda tek başıma..
Aşağılık bir yer bu dünya.
(1933)
Devamı >>

2 Eylül 2014 Salı

Bazen

- 24 yorum

Bazen bir şarkının şiirselliğinde kaybolmak bazen de etkilendiğim bir filmin görüntüsündeki kahraman olmak istiyorum. O büyüyü yaşatmak istiyorum her daim kırılganlığı taze kalan günlerin eşiğinde...

Bazen hiç umulmadık bir mavi serinliğinde kaybolmak ve pişman olduğum şeyleri yinelememek istiyorum..
Güvenilirliği hep tartışılan birilerine bir daha güvenmemek bir daha şans vermemek konusunda kararlı olmak istiyorum.. 
Kendi menfaatinden başka bir şey düşünmeyen insanlar için artık bir şey yapmamak konusunda mesela. 
Sonra ne biliyim sen, olabildiğince masum yaklaşırken onların kafalarında kurdukları hesapları önceden bilmek ve ona göre davranmak istiyorum.. 
John Locke'un tabula rasa gibi gördüğü boş bir levhaya dönüşmüş, arınmış temizlenmiş bir zihnin içine asla onları yerleştirmemek istiyorum... 

Bazen yaşadıklarımı yaşamamış gibi olup, ama yaşamışçasına bilge bir ruhla, olgunlukla hayatın olumlu olumsuz getirilerini karşılamak istiyorum..

Ve canım annem ben artık büyümek istiyorum... 
Devamı >>
 
Copyright © 2010-2014. maviye iz süren - Konular · Yorumlar
Düzenleme: Ferhat Bayram